Burada, şurada ve her yerde direniş var. Henüz çok fazla değil, fakat görünen o ki daha fazlası kapıda bekliyor. İnsanlar yabancılaşmış ve umutsuzlar, ki bu neredeyse her zaman doğru. İnsanlar aynı zamanda bardağı taşıran son damlaya öfke duyuyorlar: Bir otobüs tarifesine yapılan zam, bir banka kurtarma paketi, bir bütçe kesintisi, bir casusluk raporu. Bu da neredeyse her zaman doğru. Yeni bir gün, düşen yeni bir damla, taşan yeni bir bardak. O halde şimdi farklı olan ne?

Kimi öngörülemez damlalar yeterli sayıda insanın eyleme geçmesine ve onlarla beraber diğer pek çok insanın da eyleme geçmesine yol açar. Bir gecede olan bitenin daha farkında, daha bilinçli ve daha ahlaklı olmayız. Fakat bir gecede daha umutlu oluruz. İnsanlar bir anda karamsarlıktan sıyrılıp coşkulu olabilirler. Umutlu olanlar itirazlarıyla caddeleri doldururlar. Belirli bir eşik aşıldığında, en azından bir süre boyunca, dolan caddeler, caddelerin daha da dolmasına yol açar.

Çok bilmiş uzmanlar, olan biteni otel pencerelerinin ardından izleyerek sorarlar: “Neye itiraz ediyorlar? Neden şikayetçiler?” Elbette, bu soru zaman kaybından başka bir şey değildir, çünkü verilecek yanıt ne kadar ustalıklı olursa olsun, kimseye henüz bilmediği yeni bir şey öğretmez.

Daha cin fikirli uzmanlar “bunun altında yatan geniş ölçekli memnuniyetsizlik nedir?” diye sorarlar. Fakat bu soru bile pek faydalı değildir, çünkü yine, yanıt aşikârdır. Her şey paramparça. O halde herkesin derin kaygıları var. Bu kaygıları tüm boyutlarıyla incelikle dile getirmek, onları paylaşmayan pek az insan için vicdanen eğitici olacaktır, fakat neticede esas olarak, aç olanlara açlığın zor olduğunu, evsizlere evsizliğin zor olduğunu ve genelde öfkelilere neden öfkeli olduklarını anlatacaktır. Elbette ki açların, evsizlerin ve öfkelilerin durumu görmeleri için bunu bir de çokbilmiş uzmanlardan dinlemeye ihtiyaçları yoktur.

Evet, İspanya Yunanistan’dan farklıdır. Yunanistan Türkiye’den farklıdır. Türkiye de Brezilya’dan farklıdır. Bunların tümü birden sırada kim varsa ondan farklıdır. Evet, kimi zaman farklılıklar oldukça önemli olabilir. Bir fark, Brezilya’da eski bir devrimci gerillanın başkan oluşudur. Türkiye’deki gibi elit otokratik bir kâbusun başbakan oluşu da diğer bir farklılıktır. Fakat her iki ülkede de, küçük bir grup eylem yapar, etki tırmanır ve caddeler dolar.

Daha iyi bir soru şu şekilde sorulabilir: “Caddeleri dolduran kalabalıklar, göstericiler, direnişçiler hangi noktalarda ortaklaşıyorlar?”

  • Siyasi yolsuzlukların reddi.

Suç inanılmaz derecede rahatsız edicidir. İkiyüzlülük de. Caddeleri dolduran herkes, görünen o ki, en azından büyük ölçüde, seçkinlerin çıkarcılıklarının, yalancılıklarının ve dolandırıcılıklarının topyekun reddiyle harekete geçmektedirler.

  • Siyasetin kendisinin reddi.

Yolsuzluklara karşı savaş açmanın bir adım ötesinde insanlar politikacılara, siyasi partilere ve seçimlere lanet okuyorlar. 1960’ların sloganı “Eğilme, Bükülme, Değişme!”, bugün çok daha yerinde, yeni bir biçim kazanmış gibi görünüyor. “Öğretme, sayma, çetele tutma, üye yazma, direktif verme!” Caddelerdeki pek çok insan için hükümet ve seçimler, partiler, politikacılar, elbette polis baskısı sorunun bir parçası. Hatta sokaktaki bazıları için, görünen o ki, hükümet sorunun ta kendisi. Sokaktakilerin pek azı için, siyasi hüviyeti olan her şeyden kaçınmak, modern düşüncenin bir işareti.

  • Programın reddi.

Yolsuzlukların reddinden siyasetin reddine, oradan da her türden programın reddine ulaşmak küçük birer adımmış gibi görünüyor. İtiraz sahiplerinin bu kesimi, bir programa sahip olmanın onu tartışmak, düşünüp taşınmak, talep etmek ve bilhassa bunu yozlaşmış yetkili makamlarla birlikte yapmak anlamına geldiğini hissediyorlar. Tepkileri her türden programı reddetmek yönünde. Eğer bir programımız olursa, yüzümüzü yetkililere dönmemiz gerekir, onlara meşruiyet kazandırmış oluruz diye hissediyorlar ve bunu yapmayı reddediyorlar.

  • Baskının reddi.

Bu kolay. Sık bakalım, biber gazı sık bakalım, copla, ateş et bakalım. Eminim tepkiyi tahmin edebilirsiniz –sağ ol istemem. Buna ihtiyacım yok. Buna boyun eğmem.

  • Eyleme geçme arzusu.

Bu elbette apaçık ortada. Caddelerdeki insanların ortak yönlerinden bahsediyoruz, bunlar zaten eylemdeler. Yani bu ortaklık son derece aşikâr ve görünür.

Sao Paulo’dan Barselona’ya ve Atina’dan İstanbul’a caddelere akan çevrelerin ortaklaştığı daha pek çok şey tespit etmeye devam edebilirim. Bizim için muteber olan küreselleşme –bizim enternasyonalizm olarak adlandırdığımız şey– pek çok ortaklıklara yol açtı. Fakat yukarıdaki liste şimdilik yeterli çünkü çok önemli bir soruyu doğuruyor: Yukarıdaki ortak noktalara sahip olan itirazlar, nereye doğru yol alacak?

Her yerde herkes biliyor ki her şey paramparça. Herkes itiraz ediyor, hatta henüz itirazını ifade etmeyen pek çok insan da biliyor ki, görevdeki politikacıların ezici çoğunluğu bizi sarıp sarmalayan adaletsizliklere sadece yolsuzluklara bulaştıkları zamanlarda değil, ellerinden geldiğince çalıştıklarında bile suç ortağı oluyorlar. Politikacıları reddeden pek çok insan şunu da biliyor ki –burada herkesin hemfikir olacağına bahse girerim– bu türden siyasi davranış önceden kodlanmış değil. Bu genetik değil. Bu, insanların beşikten beri aldıkları eğitimle getirdikleri, bir tür sapkın, öğrenilmiş bir kötülük de değil. Aksine, herkes biliyor ki politikacılar bizleri görünür bir şekilde sarmalayan adaletsizlik ve yoksulluklara katkıda bulunuyorlar çünkü yapmaları icap eden şeyi yerine getiriyorlar. Süper zenginler tarafından fonlanan seçim kampanyalarıyla iktidara geldiler. Açıkça süper zenginlere yardım etmek üzere tasarlanmış pozisyonları işgal ediyorlar. Süper zenginlerin gündemlerinin egemen olduğu kurallar ve yapılar dahilinde iş görüyorlar.

Demek ki politikacılar “yurttaşları” satmıyorlar ve aslında satamazlar, çünkü politikacılar “yurttaşları” temsil etmiyorlar. Yegâne satıcı politikacı, o çok nadir olan, gerçekten de halka, yoksullara, adalet ve hakkaniyete hizmet eden politikacıdır. Çünkü bu nadir politikacı, hizmet etmesi beklenen çıkar gruplarını, yönetiminin kendilerine hizmet etmek üzere tasarlanmış olduğu çıkar gruplarını –zengin ve muktedirleri satmaktadır.

Herkes şunu da gayet iyi biliyor ki, yeni bir dünya sihirli bir şekilde, büyük bir yürüyüşten, tepkileri dile getiren bir slogandan veya atılan bir taştan, yakılan bir ateşten doğmayacak. Analizi bir adım öteye taşıdığımızda şunu görürüz: Ne istediğini bilmeyen, istediğini talep etmeyen, istediğini uygulayacak aktif bir programa sahip olmayan bir hareket aslında zımnen yönetime dilekçe vermektedir. Amaçları konusunda tereddütlü olan bir hareket iktidara şunu söyleyemez: “Bizim arzularımızı ve gerekli gördüklerimizi, sen elbette aynı fikirde olmasan dahi yerine getireceksin, eğer bunu yapmazsan seni alaşağı edeceğiz.” Aksine, iktidara şunu söylemektedir: “Duy bizi, incinmiş vaziyetteyiz, bu acıyı gider –bunu sen nasıl istiyorsan o şekilde yap.”

İronik bir şekilde bu mesaj, itiraz sahiplerinin iktidara dilekçe vermemek ve onu meşrulaştırmamak şeklinde ifade ettikleri niyetleriyle taban tabana zıttır. Elbette, kendilerine dilekçe verilen seçkinlerin acıyı nasıl hafifletecekleri hususunda hiçbir fikri ve acıyı hafifletecek herhangi bir şey vermek yönünde hiçbir arzuları olmadığı için bu gerçekleşmeyecektir. Eğer yanıt vermeleri gerektiğini düşünecekleri derecede yeterli baskı hissederlerse, diğer taraftan takip etmeleri gereken yol hususunda kendilerine bir şey söylenmemişse, manipüle edebilecekleri ve kendi süper zengin çevrelerinin avantajına doğru bükebilecekleri bir yolu tercih edeceklerdir.

Herkes ve tabii ki caddeleri dolduranlar da biliyorlar ki, yeni bir dünya kurmak için inatçı bir baskı ve yaratıcı bir inşa gerektirir. Sadece itiraz etmek ve herhangi bir seçkin iktidar simsarının belki de onurlu bir şekilde davranabileceğine inanmak yeterli değildir. Fakat aynı zamanda insanlar acı çekmekte olan ve yeni bir dünya birden bire ortaya çıkmayacak olsa bile hemen şimdi yaralarının sarılması gereken insanların var olduğunu da biliyorlar.

O halde nasıl bir yanıt ortaya çıkıyor? Paylaştığımız bu bilgiler ve sahip olduğumuz yükümlülükler dikkate alındığında ne yapmalıyız?

İnsanların durumunda iyileşme sağlayacak değişimleri bugünden kazanmalıyız, fakat bunu itirazın ortadan kalmasına yol açacak biçimlerde değil, daha ileri mücadelenin önünü açacak biçimlerde yapmalıyız.

Bu hedeflere ulaşabilmek için iki şeyi bir arada yapmalıyız. Birincisi, durumlarının iyileşmesine ihtiyaç duyan insanlara gerçekten yarar sağlayacak değişimler için çalışmalıyız. İkincisi, bu değişimleri, uğrunda mücadele etmeye değer daha ileri arzular yaratacak, hareketin daha fazla taahhüt altına girmesini ve daha fazla örgütlenmesini sağlayacak ve hatta mümkün olduğunda, hareketin etkisini ve erişimini arttırmak için yaşayan yapılar kuracak yollardan yapmalıyız. İlk elde kazanılan zaferler cefa çekenlere yardım eder. Benimsenen yöntemler, daha fazla kazanım elde etme yolundaki çabaları canlandırır, bunlara ışık tutar, güç verir. Hareket yaşar ve büyür.

Bunlar kulağa kolaymış gibi geliyor, fakat elbette zordur. Daha iyi bir dünyayı kazanmak, atılan her adım için yapılan çalışmaları engelleyen büyük kuvvetler olmasa bile fevkalade karmaşık bir iş olurdu. Yine de, bu güç ve baskı merkezleri ve onların yalanları ve uyguladıkları şiddet karşısında gösterilecek tepkiler, bunların boyutu, her yerde hazır ve nazır oluşları veya inatçılığı karşısında ağlayıp sızlanmak şeklinde olmamalıdır. Aksine onların hakkından gelinmesi gereken birer engel olarak mevcudiyetini kabul edip, etrafından dolanılmalı, üzerine gidilmeli, üzerinden geçilmelidir.

Brezilyadaki toplu taşıma meselesini ele alalım. İtirazların yükselmesine neden olan tarife artışları elbette özellikle yoksulların canını yaktı. Ne istemeliler? Kabaca, tarifeyi eskiden olduğu seviyeye çekmek ve sonra daha da düşürmek harika olurdu. Bu nasıl tartışılmalı? İyi bir seçenek taşımacılığın bedelsiz olmasını zorlamak olabilir, çünkü insanların koşulları ve durumları hakkaniyetli olmalıdır. Fakat hükümet razı olur ve taşımacılığı sübvanse ederse, fakat bunun maliyetini büyük ölçüde ve ezici bir şekilde, mevcut düzenlemeye göre daha yüksek tarife ödeyeceklerden alırsa ne olacak? Belki de hükümet yoksulların dezavantajına gelir arttıkça azalan oranlı bir şekilde vergilendirme yapacak. Belki halkı cezalandırmak için sefer sayısını azaltacak. Her iki durumda da hükümet Peter’ı (yoksul olanı) farklı bir şekilde kazıklamış olacak. Peter’a (yoksula) ödeme yaparmış gibi görünürken Paul (zengin) buna gülecek. Bağlam önemlidir ve Brezilya için en anlamlısının ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Fakat belki otomobil taşımacılığı veya hava taşımacılığı için vergi uygulamak –veya zenginlerin yaptığı her türden seyahati vergilendirmek – bununla otobüs tarifesini ucuzlatmak düşünülebilir. Belki de ödenek, zenginlerin yarar gördüğü hizmetlerin sınırlandırılmasıyla sağlanmalıdır –askeri harcamalar gibi. Kısacası, talepler öne sürerken, yoksul Peter’ın bir cebine koyarken diğer cebinden alınmadığını, aksine zengin Paul’den alındığını güvence altına alacak talepler öne sürülmelidir.

Bu akıl yürütme her türden bütçe açığını ele alırken geçerlidir. Talepleri, eğitime erişim, genel anlamda vergiler, ücret hadleri ve çalışma saatleri gibi konulara genişletebiliriz.

Başka bir boyutu ele alalım. Hareketler hükümet, politikacılar ve medya hakkında ne yapmalılar? Bir olasılık değişim talep etmek olabilir. Diğer bir olasılık da alternatifleri inşa etmek olabilir. Bunlar birbirini dışlamazlar. Aslında, her biri diğerini bilgi yönünden beslemeli ve cesaretlendirmelidir.

Örneğin, talepler ne olabilir? Yeni harcamalar, farklı vergiler, farklı toplum güvenliği politikaları, yeni oy verme prosedürleri ve yeni sosyal haklar talep edilebilir. Veya medya için, gazetelerde yeni bölümler, halk hareketleri veya taban örgütleri tarafından veya halk oylamaları yoluyla denetlenecek TV haber ve show programları talep edilebilir. Her durumda amaç insanların yaşamlarını bugün daha iyi kılmak ve hükümet ve/ veya medyayı daha fazla halk katılımı ve denetimine açık hale getirmektir. Fakat tartışma, nihai uzun erimli değerler ve amaçlar dikkate alınarak formüle edilmelidir. Örneğin, halkın öz-yönetimini içermelidir, böylelikle şimdiki kazanımların bir son olmadığı, gelecekteki değişimleri aramak ve kazanmak doğrultusunda bir uğrak olduğunun altı çizilmiş olacaktır.

Yaşayan yapılar inşa etmek için oldukça bariz, fakat oldukça zor iki seçenekten biri, yerel yönetişimi ele almak ve aynı zamanda üst seviyedeki kararlar üzerinde de baskı uygulamak ve en nihayetinde onu da devralmak üzere mahalle meclislerinin kurulmasıdır. Diğeri, benzer bir şekilde, yönelimi ve yapısı itibariyle anaakım medyaya alternatif bir medyanın yaratılmasıdır. Hareketler tüm bunlar için nasıl mali kaynak bulacak? Bir seçenek hükümetten bu çalışmaları sübvanse etmesini talep etmek olabilir.

Son olarak, hareketin devamını ve taahhütlerinin ve yaratıcılığının zenginleşmesini sağlamak için örgütsel araçlar yaratmak hususunda ne demeli? Araçlardan biri yukarıda sözün ettiğim mahalle meclisleri olabilir, bu bağlamda aktif programların formüle edildiği tartışma mecraları olarak değerlendirilebilir. Diğer bir araç da fikir açıklığının ve vizyonun yayılmasına hizmet edecek alternatif medya olabilir. Üçüncü bir seçenek ise, diğer ulusal örgütlerle bağları olan ulusal bir örgüt yaratmak olabilir. Tüm bu örgütler ortak vizyon, strateji ve program taahhütleri ve dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma prensipleriyle tanımlanmış olabilirler. Bu da program ve mücadele için bir mecra ve araç sağlayacaktır.

Böyle bir organizasyondan pek çok konuda uluslararası dayanışma geliştirmesi beklenebilir: Barış ve adalet için, ulusal zenginliğin savaş ve baskı araçlarından alınarak sağlık ve eğitime kaydırılması için, iklim değişikliğini durduracak ciddi ve etkili bir kampanya için, tüm dünyada daha kısa çalışma süreleri için, minimum ücretler ve genel olarak ücretlerde değişime giderek gelirin yeniden dağılımı için, vergiler için, kadın ve geylere dönük şiddetin durdurulması için, ırkçı şiddetin ve göçmenlere uygulanan baskıların sonlandırılması için kitlesel uluslararası kampanyalar düzenleyecek şekilde dayanışma geliştirmesi beklenebilir. Bunların tümü, yalnızca acil kazanımlar elde etmek üzere değil, fakat yeni arzuları ve yeni mücadeleleri uyandırmak üzere –daha iyi bir dünyaya ulaşmak üzere yürütülebilir.

Kitlesel halk hareketlerinde her zaman olduğu gibi, sonuçlar belirsizdir. Kurulu düzen, İspanya’daki, Yunanistan’daki, Mısır’daki, Türkiye’deki, Brezilya’daki, tüm Orta Doğu’daki ve itirazların patladığı her yerdeki enerjiyi gerisin geriye kalıcı eşitsizliğin hakim olduğu statükoya kanalize etmek üzere cebir ve kafalama yoluna gidecektir. Sağ kanat insanları provoke edip korkutarak daha faşizan sonuçlar doğuracak bir girdap yaratmaya çalışacaktır. Kitlesel itiraz büyük, görünür hatta girişken olmakla yetinmemelidir –tüm bu özellikler gerekli olsa da. Esas önemlisi, kitlesel itirazın bilgili, birleşik ve örgütlü olmasıdır.

Sözün özü, şu söylenebilir: Mevcut kitlesel itirazın içerisinde yer alanların kendiliğinden hissetmekte olduklarının aksine, iktidardaki hükümete ve politikacılara karşı haklı öfkemiz, bizleri yoksullara hemen yardımı dokunacak değişiklik taleplerini reddetmeye sevk etmemelidir. Evet, hükümetler ve genel olarak seçkinler tarafından tanımlanan bayat gündemlerle kafalanmamak önemlidir. Evet, seçkinlerin zaten var olmayan erdemine ve ihsanına başvurmamak da önemlidir. Bu türden arayışlar anlamsızdır. Fakat ne olursa olsun, seçkinler toplumun en tepesinde otururken onları bugün daha iyi sonuçlara zorlamamak için bir neden yoktur. Bizler tercihlerimizi, rasyonalitemizi ve açıklamalarımızı kararlı bir şekilde, o tepedeki makam koltuğunu tümüyle bertaraf etmeye yöneltmiş olsak bile.