"

Kadına Yönelik Şiddete Son" dediğimiz 25 Kasım Haftası'nda Boğaziçi Üniversitesi'nde çeşitli kadın etkinlikleri düzenlendi. Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) tarafından organize edilen etkinlerden biri de Esmeray'ın "Cadının Bohçası" adlı stand-up gösterisinin sahnelenmesiydi.  Feminist Kadın Çevresi'nden kadınlar olarak çeşitli kadın eylem ve etkinliklerinde birlikte çalışmalar yürüttüğümüz Esmeray'ın, bu gösterisinin organizasyona katkı sunduk.  Gösteri öncesinde Esmeray ile geçmiş tiyatro çalışmaları, Cadının Bohçası süreci, gösterinin hedefleri üzerine söyleşi yaptık.   

Tiyatroyla ilk olarak ne zaman ilgilenmeye başladın?

Çocukluktan beri tiyatroya ilgim vardı. Köyde insanlar tiyatro oyununun ne olduğunu bilmezken ben garip bir şekilde biliyordum. Tiyatroyla ilgili yazılar okuyor, televizyonda tiyatro ile ilgili programları takip ediyordum. Ama orada tiyatro kötü algılanıyordu. Bir keresinde bir düğünde, bir kız çocuğu göbek atarak oynamıştı. Babam aşırı derecede tepki göstermişti. “Burası tiyatro salonu mu!” demişti. Köyün içinde tiyatroya ilgi duyan biri olması garipti. Tiyatro oyunlarını hiç izlememiştim. Kimse götürmemişti beni ya da para bulamamıştım. Ama sanki bütün oyunları izlemiş gibi de bir doymuşluğum vardı. Sanki çok fazla oyun izlemişim, çok şey biliyorum gibi bir birikimim vardı.

İlk tiyatro deneyimim 96 yılında oldu. O yıllarda bizim sokak sanatçıları atölyemiz vardı. Atölye 95 yılında, Habitat döneminde kurulmuştu. Ben bu çalışmalara atölye kurulduktan sonra dahil oldum. Atölyede tiyatro yapmak üzerine konuşuyorduk. Akademi İstanbul’da öğrenci olan Elif “Ben size yardımcı olurum” dedi. “Birlikte oyunculuk üzerine çalışırız; tiyatronun hem teorisini hem de pratiğini birlikte yaparız.” Biz de başladık çalışmaya. Biz sokak çocuklarıyız; travestiler, lezbiyenler, eşcinseller de var aramızda. Bizde bir sokak kültürü var, “o zaman sokak tiyatrosu yapalım” dedik. Çok zordu sokak tiyatrosu yapmak; Elif’in de sokak tiyatrosu üzerine çok fazla deneyimi yoktu. Sokak tiyatrosu ile ilgilenen arkadaşları bazen çağırıyorduk. Oyunculuk üzerine bize yardım ediyorlar, danışmanlık yapıyorlardı. O dönem Ankara’da sokak tiyatrosu üzerine çalışan bir grup vardı. Onların da desteği olmuştu. Oyunculuktan daha çok, beden dili oluşturmakta zorlanıyorduk.

 İki tane oyun çıkarmıştık; o oyunlar çok güzeldi. Özellikle ikinci oyun harikaydı. Oyunculuk anlamında değil ama harikaydı. O dönem Karanfilköy’ü yıkmak istiyorlardı. Karanfilköy halkı yıkımlara karşı çok örgütlü. Her sene yıkımlarla ilgili etkinlikler düzenleniyor. 96 yazında bir etkinlik olacaktı. Biz etkinlikten önce Karanfilköy’e gittik. Orada insanların ne yaşadığını, sorunlarını sorduk. Giden arkadaşlar onların hikâyelerini dinledi, notlar aldı. Biz de bu çalışma üzerinden doğaçlama bir oyun çıkardık. Karanfilköy’e gittik ve birden karşılarında travestileri gördüler. Biz 5-6 travestiydik. Tepki gösteremiyorlar. Örgütlüler ve biz onlarla dayanışmaya gitmişiz ama, muhatap da olmak istemiyorlar. Kadınların yanına gidiyoruz; bizden kaçıyorlar. Sonra oyunu oynadık. Oyunda karanfiller üretiyor, ürettiğimiz karanfili seyirciye doğru atıyorduk. Bunu görünce orada bir çığlık koptu. Hoşlarına gitti. Bize önyargıyla bakan o kadınlar bu sefer bizi bırakmıyorlar. Bize akşama kadar yemek yedirdiler. Çok güzel bir ortam oluşmuştu. Sanatın ve üretimin gücüyle oradaki önyargılar birden kırıldı. “Aslında biz sizi çok seviyoruz” demeye başladılar. Sanki günah çıkarır gibi...

Atölyenin başka tiyatro çalışmaları oldu mu?

Atölye içinde Dario Fo, France Rame oyunlarından biri olan Tecavüz’ü de oynamıştık. Bunun iki versiyonu olmuştu: Birinde, ben önde olayı anlatırken arkadaki oyuncular doğaçlamalar yapıyorlardı.İkincisinde, ben tek başıma oynadım. Sahneye erkek olarak, yani erkek kıyafetleri ile çıkıyordum. Kafamda şapka vardı, yüzümü de hafifçe kapatıyordu. Tecavüz hikâyesini anlatıyordum. Anlatının belli yerlerinde üzerimdeki kıyafetlerin bir bölümünü çıkarıp atıyordum, en altta kadın giysileri ile kalıncaya kadar. En sonunda şapkayı çıkarıp saçımı dağıtıyordum. Ayakkabımın içinden çıkardığım ruju sürüp, uzun saçlarım, makyajım ve mini eteğimle, kadın görüntüsünde oyunu bitiriyordum. 

 Bugünden baktığımda bu oyunun çıkış sürecini sorunlu buluyorum. Bu oyunu oynadığım dönemlerde kendimi feminist olarak tanımlamıyordum. Mesela oyun sürecinde erkeklerle çalışmıştım. Bugünkü bilincim olsaydı asla böyle bir oyunu erkeklerle çalışmazdım. Bu oyunu feminist olduğum için seçmemiştim. Oyundaki konunun kendi hayatıma yakınlığı bir nedendi. Ayrıca tek kişilik oyunu becerebilir miyim diye merak etmiştim.

Bu, fazla sahnelediğimiz bir çalışma olmadı. 97 yılının 8 Mart haftasında, Baro’nun Staj Eğitim Merkezi’nde bağımsız feminist kadınlar söyleşi, yemek gibi etkinlikler düzenlemişlerdi. Tecavüz oyununun sahnelenmesi de bu etkinliklerden biriydi.  Bu oyun sadece kadınlara açıktı. Genelde feminist kadınlar oyunu izlemeye gelmişlerdi. 300 kişilik kadın seyirciye bu oyunu sergilemiştim. O oyundan sonra bir daha böyle oyunlar oynamayacağım diye kendi kendime söz vermiştim.

  Bu kararı almanın nedeni neydi?

Oyun sonunda neredeyse bütün kadınlar ağlamıştı. Bu, beni çok kötü etkilemişti. Tecavüz oyununda bazı değişiklikler yapmış; kendi durumum, yaşadıklarımla paralellikler kurmuştum.
Oyun üzerine çalışırken tiyatrocu arkadaşlarıma birkaç yerde, sözlerde değişiklik yapmak istediğimi söylemiş, bunun etik olup olmayacağını sormuştum. Oyunda tecavüze maruz kalan bir kadındı; ben, tecavüze maruz kalanı bir transseksüel olarak yorumladım. Oyunda geçen “Kıpırda orospu!” gibi repliklerin yanına “Kıpırda ibne” gibi replikler ekledim. Oyundaki duruma benzer bir olay benim başımdan geçmişti. Oyunda aslında ben kendimi, kendi yaşadıklarımı anlatıyordum. Kendimi fazlasıyla kaptırmıştım. Seyirci de bunu anlamış olmalı ki oyun sonunda neredeyse herkes ağlıyordu. Sonrasında bu oyunu bir daha oynamadım. Oyunculuk anlamında da sorunlar vardı. Üzerinde çok fazla çalıştığımız bir oyun olsa da eksikleri çok fazlaydı.

Atölyemizin başına gelenler malum. Atölye çalışmaları 98 yılında sona erdi. 

İlişkilendiğin başka tiyatro grupları, tiyatro çevreleri oldu mu?

O dönem, etrafımda tiyatro grupları vardı; ama alternatif bir tiyatro oluşumu yoktu. Çevremde tiyatro yapan radikal sol gruplar vardı. Onların oyunlarını izlemeye gidiyordum; ama bana çok sloganvari geliyordu. Sahnede sloganlar atılıyor, seyirciler ayağa kalkıyor. Burada sanatsal bir şey göremiyordum. O gruplara bu yüzden girmedim. MKM (Mezopotamya Kültür Merkezi) tiyatrosunu birkaç kere izledim ve çok beğendim. Hem çok alternatif -Kürtçe benim için ayrıca önemliydi- hem de gerçekten yapıyorlar bu işi. İnsanlar 5 kuruş ekmek parası bulamıyor; ama içten içten bir tiyatro talepleri var, canla başla tiyatro yapıyorlardı. MKM’de tiyatro kursları da veriliyordu. 1999-2000 döneminde ben de MKM’de kursa başladım. Bu dönemde Kürt kurumları kültür-sanat çalışmalarına yoğunlaşmaya başlamıştı. O dönem, bir yandan da Amargi süreci devam ediyor, Amargi’yi kuruyorduk. Bir yıllık bir kurs sürecinden sonra MKM’de bir grup oluşturmaya başladık. 2001 yılının yaz aylarıydı. Amargi çok yeni açılmıştı ve çok fazla insana ihtiyaç vardı. Maalesef tiyatro çalışmalarını bırakmak zorunda kaldım.

Amargi’de çalışma grupları oluşturuluyordu. Neden tiyatro olmasın?” dedik ve kadın tiyatrosu yapmaya karar verdik. Dario Fo’nun kadın oyunlarını bilirsiniz. Oyunların hepsinde eşinin de imzası var. Mesela eşini bilir misiniz? Franca Rame. Kadın da bu oyunları yazmış. Tecavüz oyunundaki hikâye kadının kendi hikâyesi zaten. Ama “Dario Fo kadın oyunları” denmesi bana çok garip geldi. Burada da bir kadın görünmezliği var.

Sahne üzeri, erkek dili, küfür... Sanatta da hayatın diğer alanlarında olduğu gibi erkeklerin eliyle inşa edilen bir şeyler var. Bunun içinden çıkmak, kadınların tiyatrosunu, feminist bir tiyatro oluşturmak gibi bir heves içine girdik. Bu öneri İTÜ Mezunlar Tiyatrosu’ndan arkadaşların da hoşuna gitti. Bir grup oluşturduk. Bir yıl boyunca oyunculuk ve oyunu çıkarma üzerine çalıştık. Yazmadan Dökülenleroyununu çıkardık. Oyunun galası 12 Kasım  2003 tarihinde Ortaköy Afife Jale Sahnesi’nde yapıldı. Sonrasında oyunu bir kaç kere İstiklal Caddesi Rumeli Han’daki Oyuncular Tiyatro Kahve’de sahneledik.  Bana göre iyi bir oyun ortaya çıktı. Seyirciler de genelde beğeniyordu. Oyunu birkaç yerde sahneledik, Balıkesir’e turneye de çıktık. Ama maalesef amatör tiyatrocuların kaderidir; bir yıl sonra o tiyatro grubu da dağıldı.

Yazmadan Dökülenler oyununun reji danışmanlığı bir erkek tarafından yapılmıştı. Sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun? 
Bu konu bizim içimizde de tartışma yaratmıştı. Feminist bir oyun çıkarırken reji danışmanının erkek olmasını o dönem eleştirmiştim. Amargi’li bazı arkadaşların da benzer kaygıları vardı. Oyunculuk anlamında belli desteklere ihtiyacımız olduğu için bir iki konuda kendisindan danışmanlık almıştık; giriş çıkışlar üzerine yönlendirmeleri olmuştu. Müzik danışmanımız da bir erkekti. Kadro içinde tepkiler de olunca oyunda çok fazla belirleyici olamadılar. Süreç içinde emekleri olduğu için oyunun künyesinde isimleri geçsin diye bir karar aldık. 
Amargi içinde feminist bir bakış açısı ile tiyatro yapmak istiyorduk. Kadın bakış açısını sanat alanına taşıma çabamız vardı. Sadece kadınlara açık ortamlar kurmak Amargi içinde tartıştığımız bir konuydu. Feminist Kadın Çevresi’ndeki kadınların yaptığı çalışmalar bu konuda bize örnek oluyordu. FKÇ’nin üniversite kampüsü içinde kadın ortamları kurmaya çalıştığını, çoğunun bir arada yaşadığını, kadınlara açık ortak kullanım alanları oluşturmaya çalıştığını duymuştuk. Biz de, kadınlara açık, sadece kadınların kullanabileceği mekânlar kurmak üzerine tartışıyorduk. Tiyatro çalışmalarını da bu tarz bir ortamın kurulmasına yönelik olarak yürütmeye çalışıyorduk. Amargi’den ve İTÜ’den bağımsız bir tiyatro topluluğu oluşturmak gibi bir fikir gündeme geldiğinde bu tartışmalara İTÜ’lü arkadaşlar da dahil oldular. İTÜ’lü kadınlar arasında erkeklerle çalışma fikrine olumlu bakanlar da vardı. 
Çalışmalarımızı yapabileceğimiz ortak bir mekan arayışına girdik. Bu mekanı sadece kadınların kullanması bizim için önemliydi. Maddi olanaklarımızın kısıtlı olmasından dolayı İTÜ’lü kadın arkadaşlar mekanın erkeklerin kullanımına da açık olmasını önermişlerdi. Kadınların kullanabilecekleri, sadece kadınlara açık mekanlar oluşturmak isteyenler için bu mesele bir tartışma konusuydu. Bu konuda ortaklaşamadığımız için mekanı tutmamaya karar verdik. Belki bu tartışmalar, belki de amatör tiyatroların karşılaştığı sorunlar grup çalışmasının devam edememesinin nedenleri arasında sayılabilir.  
Cadının Bohçası gibi bir stand-up yapma fikri nasıl oluştu?

Tiyatro Amargi dağılmış olsa da benim tiyatroya ilgim hâlâ devam ediyordu. İnsanları güldürmek benim çok hoşuma gidiyor. İnsanları güldürmek için elinden gelen her şeyi yaparım. Hatta bazen kırıcı bile olabiliyorum. Çevremdeki insanlar da yeteneğim olduğunu söylüyor ve bu yeteneğimi neden kullanmadığımı soruyorlardı. “İnsanlar yetenekleri üzerinden meslek edinebilirler ve para da kazanabilirler” diyorlardı. “Hem bir mesleğin olur. Ayrıca bu işi yapabilecek kapasiten var” diyerek beni motive etmeye çalışıyorlardı.

Stand-up yapmak sürekli aklımdaydı. İş de bulamıyordum. En sonunda, “Neden olmasın?” dedim. Tiyatro deneyimim var ama stand-up çok farklı bir şey. Nasıl yapılır, nasıl söylenir bilemiyorum. Ayrıca benim herkese söylemek istediğim şeyler var, neden bu yolla söylemeyeyim gibi bir düşüncem de var. 2006 yılının sonlarına doğruydu. Bir gün, organizatör bir arkadaşımın evine gitmiştim. “Kalk” dedi “Bütün toplum benim. Ne söylemek istiyorsan bana söyle.” Kalktım, -stand-up adı da buradan çıktı aslında- ve başladım içimdekileri söylemeye. Arkadaşım “Çok güzel oldu” dedi, “Bak, oluyormuş demek ki!” Sonrasında tiyatrocu arkadaşım Ayça Damgacı’ya bu düşüncemi açtım. “Ben sana yardımcı olurum” dedi. Ayça’yla bir ay çalıştık.

Nasıl bir çalışma süreci izledin?

Bir iki aylık bir çalışmadan sonra 97 Şubat’ında feminist kadınlara gösteriyi sahneledim. Karma bir ortam olmasını istemedim. İlk olarak kadınların fikri çok önemliydi. Oyunun galası 9 Kasım 2007 tarihinde Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı. Galaya kadarki oyunların hepsinde özellikle kadınların eleştirilerine çok açık davrandım ve önerilerini çok bekledim. Birlikte çalıştığım insanlar “Bu senin hikâyen” dediler, anlatılara çok müdahale etmediler. Sadece beden dili oluşturma, oyundaki girişler çıkışlar konusunda destek verdiler. Bir ara, Feminist Kadın Çevresi’nden bir tiyatrocu arkadaşla çalışacaktım. Benden kaynaklanan nedenlerle arayamadım. O arada Tiyatro Boyalı Kuş ile sürekli görüşüyordum. Onlar, “Birlikte çalışalım” deyince “Neden olmasın?” dedim. Artık FKÇ’ye dönemedim. FKÇ’den izlemeye gelen arkadaşların çok iyi, yerinde önerileri olmuştu. Onların önerilerinden sonra birçok şeyi değiştirdim mesela. Feminist bir dil oluşturabilmem için bu öneriler çok önemliydi.

Yaptığım, tiyatrodan farklı bir şey. Seyirci ile sürekli iletişimdesin. Mesela çoğu kez adamlara “orospu çocuğu” dememek için kendimi çok zor tuttum. Buna dikkat etmek için ne yapmam gerekiyor diye bayağı bir kafa yordum; kendimi çok frenledim. Ben sahnede bir hikâye anlatıyorum. Adamın gözünün içine bakıyorum. Ben biliyorum adamın bana nereden baktığını. İçimden “Ne bakıyor bana bu orospu çocuğu?” demek geliyor. Küfür erkeklerin dili. Feminist bir dil oluşturmak için bayağı bir çaba gösterdim. Sanatta yeni bir dil oluşturacaksak bu, küfür gibi erkeklerin kullandığı bir dil olmamalı. Mesela Huysuz Virjin dayanamıyor; sövüyor, kovuyor, dövüyor, neler yapıyor... Ben de başka bir şekilde tepki veriyorum ama küfür kullanmıyorum. Küfürler genelde kadınlara yönelik olduğu ve ataerkilliğin bir ürünü olduğu için bunu reddetmek gerekiyor diye düşünüyorum. Kadın argosu diye bir kitap aldım şimdi; ona bakıyorum.

Oynadığın metin yazılı mı, sahnede doğaçlıyor musun?

Metin aslında benim kafamda. Anlattığım zaten benim kendi hikâyem olduğu için hepsini biliyorum. Bunu yazılı metne dönüştüreyim dedim. Yazılı metne döktüğümüzde çok kötü oldu. Metni ezberledim. Bu sefer oyunu unutmaya başladım. Araya ezber girdi. Sonra Jale de bunu fark etti. “Hemen yazılı kâğıtları yırt at, çok kötü olmuş” dedi. Yazılı olmasın dedik. Sadece nereden nereye geçeceğime, giriş çıkışlara dair notlar alıyordum. Yazılı metin üzerinden oynamıyorum. Ama arşivimde olması için yazılı metin istiyorum.

Oyunda yer yer Kürtçe kullanıyorsun.

Evet, bu tercihimin nedeni Kürt olmam. Çünkü anlattığım hikâyelerde Kürtler var ve onların söylediklerini Kürtçe söylemek istiyorum. Aslında bu gösteriyi Kürtçe yapmak isterdim. Hatta neden Kürtçe yapmadığımı söyleyince Kürt arkadaşlarımdan eleştiri de aldım.

Neden Kürtçe yapmadın?

Çünkü ben herkese söz söylemek istiyordum. O yüzden, herkesin anlayabilmesi için bunu Türkçe yapmam gerektiğini düşündüm. Kürtçe yapsaydım insanlara bu kadar ulaşma imkânım belki olmazdı. Ama oyunu Kürtçeye çevirmeyi de düşünüyorum. İkidilli yapmayı düşünüyorum. Oyunda Kürtçe-Türkçe biraz karıştı. Öyle de olsun istiyordum.

“Kürt olduğunu çok belli ediyor. Ne gerek var sürekli Kürt olduğunu söylemesine?” diyenler olmuştu. Oyunda Kürtçe kısımları artırmayı düşünüyorum. Bir sonraki oyunuma dair de düşünmeye başladım. Onda Kürtçe ve Türkçenin daha geçişken olmasını düşünüyorum. Bizim Kürtler, Türkçeyi güzel konuşmak için çabalayınca garip görüntüler ortaya çıkıyor. Buna da değinmek istiyorum. Ama başta da dediğim gibi bu oyunu Türkçe yapmamın sebebi daha çok kişiye ulaşmak istemem. Çokkimlikliyim. Oyunda Kürtçenin yanında travestice de konuşuyorum. Lubunya, laço gibi bir sürü kelime kullanıyorum. Gündelik olarak kullandığım bütün dillere yer vermeye çalışıyorum. Aslında genelde de en çok Türkçe konuşuyorum.

Yaşadığın şeyleri, başka bir yolla mesela yazı yazarak değil de, sahnede tiyatral bir dille anlatmanın önemi nedir sence?

Yazılı olması çok önemli. Yazılı olsa bu kadar duyulmaz belki ama kalıcı olur. Bunların mutlaka yazılması gerekiyor. Ama sahnede yaptığım aynı zamanda bir eylem. Bunları kendim, insanların gözüne baka baka söylemek istiyorum. Bunların hepsi yazılacak; çünkü anlattıklarımın tarihe geçmesi lazım. 

Oyunun tanıtım metninde “bir travestinin ezberinizi bozmasına hazır mısınız?” deniyor; oyun seyircinin ezberini bozuyor mu sence, nasıl?
Bunun için bir örnek verebilirim. Flash TV’den, haber yapmak için gelmişlerdi. Çocuk sürekli beni arıyor, çok önemli bir şey yaptığımı söylüyor. Bunu söylerken beni aşağıladığının farkında değil. “Çok önemli bir şey. Bilgi Üniversitesi bir travestiye yer veriyor. Bu bana çok önemli geliyor. O yüzden sizinle görüşmek, mutlaka röportaj yapmak istiyorum” diyerek bir haftadır beni sürekli arıyordu. “Çok önemli. Oyundan yarım saat önce seninle konuşmak istiyoruz” diyordu. Oyundan yarım saat önce bu yapılabilir mi? Profesyoneller yapamaz bunu, oyuna konsantre oluyorsun. Buna rağmen geldi. Arkadaşlar kulise sokmadılar. “Tamam, arada röportaj yapalım”demiş. Arada hiç olmaz. 10 dakika ara veriyorum dinlenmek için, nasıl röportaj yapayım? Oyun bitti. Arkadaşım Flash TV’nin oyunun büyük bir kısmını çektiğini ve röportaj yapmak istediğini tekrar söyledi. Flash TV’den de korkuyorum çünkü çok kötü haber yapıyorlar. 5 dakika röportaj yapmak üzere anlaştık. Ben içeri girdiğimde çocuk titriyordu. “Aaa” dedim “Sana ne oluyor, benim heyecanlanmam lazım.” “Size bir şey itiraf edeyim” dedi. “Ben buraya bir travesti beni güldürecek diye geldim. Ama şimdi düşünerek gidiyorum. Sen yüzümüze bir tokat vurdun” dedi. Çocuğun aksiyonu birden değişti. Bana Esmeray Hanım diye hitap ediyor; çok düzgün sorular soruyor. Haberi de çok güzel vermişti. “Bir travestinin ezberinizi bozmasına ne dersiniz?” diye haberi sunmuştu.  

Başka bir arkadaşımın annesi de eşcinsellere karşı çok önyargılıymış: “Niye böyle? Keşke olmasalar. Yazık onlara” diyormuş. Travestilere karşı biraz daha ılımlıymış; kadın olmuşlar artık diye. Ama eşcinselliği hiç kabul etmiyormuş. O kadın, oyunu izleyince allak bullak oldu. Gidiyor, geliyor elimi tutuyor. “Bravo, ben bunu yapamam. Bu nasıl bir cesaret? Helal olsun! Kafamdaki bir sürü şey gitti. İyi ki varsın. Okul gibiydi, çok şeyler öğrendim” gibi sözler söyledi. Galiba ezberler bozuluyor. İnşallah bozulur.

Diğer yandan transseksüellerin de ezberi bozuluyor...

Travesti ve transseksüeller tarafında da başka bir ezber bozuluyor. Onların da içinde bulundukları bir sistem var ve o sistem de allak bullak oluyor aslında. Uzun bir süre seks işçiliği yaptım. 97 yılında seks işçiliğini bırakmaya karar verdim. 98 yılında ekonomik nedenlerle zaman zaman seks işçiliğine geri döndüm. 99 yılında yeniden bırakmaya karar verdim ama olmadı; 2000 yılında tamamen bıraktım.

Bu yıllar feminist kimliğimin oluşmaya başladığı, kadınlık ve erkeklik üzerine düşündüğüm, beden politikalarını sorgulamaya başladığım yıllardı. Önceleri namus anlayışı nedeniyle seks işçiliği yapmak istemiyordum. Sonra erkeklerin kadınları mal gibi görüp parayla satın almasını sorunlu bulmaya başladım. Kadın bedenine yönelik bir şiddetti bu. Başka nedenlerim de vardı: Mesela bir transseksüel neden seks işçiliği yapmak zorunda olsun? Bu iş bir zorunluluk olarak dayatılmamalı. Mesela bir transseksüel sadece avukatlık yapar vs... gibi bir önkabul olsaydı bu işi de reddederdim.

 Ben zorunlu olarak dayatılan seks işçiliğinin bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Ama bırakmak istemeyenler var. Transseksüelsen mesleğin budur anlayışını kanıksamış bir sürü transseksüel var. Eminim ki buralardan acayip tepki alırım. Seks işçiliğini bıraktıktan sonra pek çok işte çalıştım. Bir yıldır midye satıyorum. Midye satmaya başladığım zaman bile tepki almıştım.

Seks işçiliği yapmadığın için...

Evet tabii. “Aa ne işin var midye satmada? 50-50, 100-100 topluyorsun. Ben bu parayı şu kadar sürede kazanıyorum” diyorlardı. Bir keresinde biri, ayda ne kadar para kazandığımı sormuştu. “En fazla 900” demiştim. “Hii!! Ben iki günde o parayı kazanıyorum sen deli misin?” demişti.

Evet, iyi kazandıkları doğru; ama bu paranın denetimi her zaman kendilerinde değil. Sektör içinde paranın dağıldığı pek çok kesim var. Mafya tarzında örgütleniliyor. Transseksüellerin bazı konularda çok da masum olmadıklarını düşünüyorum. Seks işçiliği transseksüeller için de bir rant alanı olmuş durumda. Buradan nemalanan çok fazla transseksüel var.

Sen bu çıkışınla, seks işçiliği yapmaktan başka yollar da mümkün diyorsun...

En son dayanamadığım nokta şuydu. Oyunda da anlatıyorum: “Ben travestiyim” dediğimde çocuk “Abla nasıl yani, ne diyorsun?” diyor. Çünkü travestiyi fahişe olarak algılıyor. Bana da kendince “Sen fahişe olamazsın” diyor. Travestilik ona göre fahişelik. Bir kimlik değil, bir meslek. O kadar özdeşleşmiş ki; travestilik, fahişeliktir.  

Muhalif kurumlarla tanışman nasıl oldu? Kendini feminist olarak tanımlamaya ne zaman başladın?

Aslında çocukluğumdan beri politikaya ilgim vardı. Küçükken neredeyse çoğu politikacının adını ezbere bilirdim. Büyükler bile bazen bana sorardı. Televizyonun karşısına geçer, haberleri seyrederdim. Seçimleri takip eder, kimin kazandığını merak ederdim. Yemin törenlerini bile izlerdim.

Hayat deneyimlerim, transseksüellere sunulan hayatın içinden çıkma çabaları beni politika yapmaya yönlendirdi. Kendimi sağ bir yerde konumlandıramazdım. Zaten sağcıların, muhafazakâr kesimin benim gibi birini kabul etmeyeceğini biliyordum. Kürt Hareketi’ne hep bir sempatim, ilgim vardı. Ama oraya gidersem karşılaşacağım tepkilerden çekiniyordum. Transseksüel arkadaşım Demet Demir’le siyaset üzerine tartışmalarımız oluyordu. Demet çok uzun yıllar politika ile ilgilenmişti. Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kuruluşunda da vardı. Onun çalışmaları ilgimi çekiyordu. ÖDP’nin eşcinsellere, transseksüellere yönelik bir çağrısı vardı. 96 yılının sonlarında ÖDP’ye üye olmuştum. 97’nin başlarında parti ortamını tanımaya başlamıştım.

ÖDP’ye üye olmam sosyalist olmamdan değildi. Zaten kendime asla sosyalist demedim. Bugün kendimi tanımlayacak olursam antikapitalist tanımını kullanırım. ÖDP’ye üye olduğumda kendi hak mücadelemi vermeye çalışıyordum. O zamanlar bunun adını koyamıyordum. Mesela Marks’ı alıp okumadım. Birkaç kitabına göz attım; ama orada kadın yoktu. Geyler, eşcinseller, transseksüeller hiç yoktu.

Ben ayrıca Kürdüm. Türk Solu’nun içinde ciddi bir milliyetçilik sorgulaması olduğunu düşünmüyorum. Solcuların kitaplarına, dergilerine baktığımda kendi içlerindeki Türklüğün sorgulanmasına dair bir şey göremiyorum Ama etnik kimliklerine sahip çıkanlara rahatlıkla milliyetçi diyebiliyorlar. Kürtlere rahatlıkla milliyetçi diyebiliyorlar. Ama bunu egemen olana aynı rahatlıkla söyleyemiyorlar. Üzerimizdeki egemen Türklüğün sorgulandığını düşünmüyorum.

Feminizmle tanışmam da ÖDP içinde oldu. ÖDP’ye üye olduğum ilk yıllarda feminist değildim. Çevremde feminizm üzerine tartışmalar yürüten kadınlar vardı. O dönem, erkeklerden bağımsız örgütlenme fikrini anlayamıyor, bunun nasıl olacağını bilemiyordum. Kendimi solcu olarak da tanımlamıyordum; ama pratik olarak solcularla aynı hareket ediyordum. Sorunları, erkeklerle omuz omuza verdiğimizde çözebiliriz diye düşünüyordum. Bağımsız kadın örgütlenmesinin gerekliliğine inanmıyordum.  

ÖDP üyesi kadın arkadaşların da içinde yer aldığı bağımsız feminist bir oluşum vardı. Toplantılarını o dönemlerde yayımlanan Kürt kadın dergisi Jujin’in mekânında yapıyorlardı. ÖDP’li bir arkadaşım, Nilgün, beni bu toplantılara çağırmıştı.

Sokak Sanatçıları Atölyesi içinde de feminist arkadaşlar vardı ve feminizm üzerine tartışılıyordu. İki tartışmanın eşzamanlı yürüdüğünü söyleyebilirim. Bu toplantılara katıldıktan sonra feminizm üzerine düşünmeye başladım.

Kadın toplantılarındaki kadınların gündeminde de Kürt kadınları yoktu. İşin trajikomik tarafı, Jujin’in de bunu çok dert etmediğini görebiliyordum. Evet, Kürtçe yazmak, anadilini kullanmak gibi konulara vurgu yapıyorlardı; ama Kürt kadınlarının sorunlarına eğilmekte eksik kalıyorlardı. Amargi’yi kurduğumuz 2000’li yıllarda kadınların farklılıklarıyla bir arada durarak nasıl politika yapabilecekleri üzerine uzun süre tartıştık.

O günlerden itibaren tartışmaya çalıştığım feminizm anlayışımı oluşturmaya çalışıyorum. Kadınların farklılıklarıyla birarada durabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece kadınların sorununa değil geneli ilgilendiren konulara dair de kadınların sözü olmalı. Mesela, kadınların Kürt sorununa ilişkin sözü ne? Kadınların sağlık alanına dair sözü ne? II. Dalga Kadın hareketi cinsiyetçiliği görünür kılarken cinsiyetçiliğin diğer ayrımcılık biçimleri ile birleşerek kendini nasıl yeniden ürettiğini açıklamakta eksik kalıyor. Militarizm, milliyetçilik, heteroseksizm, cinsiyetçiliği yeniden üretiyor.

Muhalif çevrelerin transseksüellik/travestilikle kurduğu çelişkili ilişkiye dair bir eleştiri getiriyorsun oyunda. Bu bağlamda travesti ve transseksüellerin muhalif alandaki varlığını nasıl tanımlıyorsun? 

Muhalif olan insanların kurtulduğunu zannediyoruz bazen. Onları gözümüzde çok büyütüyoruz, hatta bazen ilahlaştırabiliyoruz. Ama içine girince öyle olmadığını anlıyorsun. Toplum içinde yaşıyoruz. Onlar da ataerkil bir kültürün içinden gelmişler. Kadınlık-erkeklik denen o toplumsal rolün içinde yaşıyorlar. Sol hareket, işçi sınıfını temel alarak duruyor. Sınıf mücadelesi tabii ki çok önemli. Ama bunun yanında kadınların ezilmişliği, kadınların yaşadığı sorunları devrimden sonraya bırakıyorlar. ‘Devrim olacak, sonrasında bu sorunlar kendiliğinden düzelecek zaten.’ Bu sorunun adını baştan koymadıktan sonra isterse 40 tane devrim gelsin. Ataerkilliği sorgulamadıktan sonra, devrim olsa bile –ki bana hiç olacakmış gibi gelmiyor- yine iktidar biçimi aynı olacak. Kadın ya da eşcinsel kendi adını kendi iradesiyle ortaya koymadıktan sonra 40 tane devrim olsun; erkekler yine erkek...

Şiddetsiz bir mücadele tartışmaları aslında daha yeni yeni başladı. Sol hareket, özgürlük için silahın gerekli olduğunu savunuyordu. Oysa, silahla düşünmeye başladığında karşındakinden farkın kalmıyor. Mesela Kürt Hareketi’nin çıkışı daha farklıdır. Bir saldırı karşısında kendini savunmak için askeri bir oluşuma gidildi. Ama özgürlüğü bilinçli bir biçimde silahla aradığın zaman karşındakinden hiçbir farkın kalmıyor. Bu zihniyet devam ettiği müddetçe ne kadar solcu da olsan sisteme alternatif geliştiremiyorsun.

Oyunda, üyesi olduğun siyasi partinin etkinliğinde seni taciz eden adamla karşılaşmanı anlattığın bölüm çok çarpıcı.

Bunu söylemek çok acı belki... Ama faşist erkekler bu konuda solcu erkeklerden daha dürüstler. Çünkü adam sikmek istiyorsa bunu söylüyor. Benim varlığımı kabul etmiyorsa bunu söylüyor: “Ben kabul etmiyorum seni!” diyor. Bu adamın tavrı nettir. Ama solcu erkeklerde bu netlik yok. Net değiller ama sana net olduklarını lanse ediyorlar. İçinden seninle yatmak geliyor, ama bunu bastırıyor. Güya aşmışlar ya bazı şeyleri, toplumsal cinsiyet rollerini. Halbuki yok öyle bir şey. Bunu bastırıyorlar. Bunu bastırdıktan sonra da garip şeyler çıkıyor ortaya. “Solcu yoldaşım” deyip daha rahat davranıyorsun. Bu sefer de o, rahatlığından istifade ediyor. Bu sefer nasıl davranacağını bilmiyorsun. Karşıdaki insan faşist olsa, sokaktaki herhangi biri olsa ona göre tavır alırsın. Solcu birinin yanında yoldaşım diye kendini rahat hissetmeye çalışıyorsun; ama bir bakıyorsun, o yoldaş seni düzmeye başlamış. Bu duruma çok şahit oldum. Özellikle eski solcu, 40-45 yaşında adamlar, sol harekete yeni katılmış 18-20 yaşındaki kızları söylemleriyle etkiliyorlar. Bir de onların çok hoşsohbet bir tarzları vardır, öyle güzel anlatırlar ki kız ona hayran olup onu peygamber gibi görmeye başlıyor. Adam da bu durumdan istifade edip o kızla gidip yatabiliyor. Bu noktada sağcı, faşist adamlar daha dürüst.

Şöyle bir benzetme yapabilirim: MHP’nin politikası bana CHP’den daha dürüst geliyor. Adamlar “Ben faşistim, milliyetçiyim” diyor zaten. Ama CHP, “sosyal demoktratım” diyerek daha beterini yapıyor. Barzani mesela Talabani’den daha dürüsttür. PKK’yi kınıyorsa kınıyordur ama Talabani oynuyor.

İçinde konumlandığın, ilişkili olduğun kadın hareketinin transseksüellerle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsun? Burada nasıl deneyimler yaşıyorsun?

Avrupa’da feministler transseksüelleri genellikle aralarına almayabiliyor. Biyolojik farklılığı gözetiyor, transseksüellerin kadın olduğunu düşünmüyorlar. Bu, ne kadar faşistçe bir şey. İlk zamanlarda tepkiler almıştım. Feminist hareket içinde önde gelen bazı kişilerden bile “Onların biyolojik farklılıkları var. Feminist olamazlar ki” gibi cümleler duymuştum. “Fiziksel olarak bizden güçlüdür”, “Bir kadın, kendisine saldırıldığında kendisini koruyamaz ama bir transseksüel kendisini koruyabilir”, “Onların ayrı örgütlenmesi lazım; ama paslaşmamız lazım” diyen kadınlar oldu. Bu bir tartışma süreciydi. Konu üzerinde tartışınca bu fikirlerde değişimler oldu.

Feminist teoriyi bilmek, kitaplar okumak bazen yeterli olmuyor. Feminizm için bir iki eylem yapınca her şeyden arındığını zannedebiliyorsun. Herkes en çok kendisinin ezildiğini düşünüyor. Ben Kürt olduğum, transseksüel olduğum için eziliyorum. Bana göre benim kadar ezilen yoktu. Ama farkında olmadan bir başkasını eziyor olabilirim. Beni çok etkileyen bir olay olmuştu: Amargi’nin bir toplantısına Sibel Erarslan gelmişti. Toplantı boyunca bir köşede oturdu ve kadın toplantısının sonunda dedi ki “Bütün ezilmişliklerden bahsettiniz ve burada benim ezilmişliğimi hiç fark etmediniz. Başörtümden dolayı burada hiç kimse bana dönüp bakmadı bile.” Biz orada dumur olduk. Haklıydı. Farkında olmadan birini ötekileştiriyoruz.

Diğer yandan LGBTT’ler arasında travesti ve transseksüellere yönelik ayrımcılıklar olduğunu söyleyebilirim. Eşcinsel örgütlenmeler içinde geylerin bir hegemonyası olduğunu, lezbiyenlerin sorunlarının geri planda kaldığını düşünüyorum.

Çok fazla feminist transseksüel yok. Ama feminist kurumlar transseksüellerle ilişkiler konusunda bence iyi gidiyorlar. Çok kaba ve basit bir örnek vermek istiyorum: Siz ve ben Belgrad ormanlarında gidiyoruz diyelim. Üç adam peşimize takıldığında bizi “bu transseksüel, bu kadın” diyerek ayırt etmez ki; üçümüzü de becermek ister. Bu noktada sorunumuz ortaktır.

Görüştüğüm orta sınıf gazeteci bir kadın bana ezilmediğini söylemişti. “Ben eziliyorum dersem köyde ezilen kadına, işçi kadınlara haksızlık etmiş olurum” diyordu. Ona sınıfsal sorunla, kadın sorununu birbirine karıştırdığını söyledim. Az önceki örneği başka şekilde verdim. Dedim ki “ Sen, ben ve Sakıp Sabancı’nın eşi üçümüz ormanda yürüyoruz. Karşımıza çıkan adam “Aaa bu Sakıp Sabancı’nın eşi; buna tecavüz etmeyeyim; gazeteciye de etmeyeyim, önce Esmeray’a tecavüz edeyim” demeyecektir. Üçümüze birden tecavüz edeceklerdir. O zaman bitti yani kadın sorunu. Mesela gece on birden sonra üçümüz gidip sokakta yatabilecek miyiz? Aslında kafeslerimiz farklıdır. Zengin kadınınki altındır. O kurtulduğunu zannediyor, oysa o da kafestedir.

Tekrardan oyuna dönmek istiyorum. Oyunu Taksim, Beyoğlu civarında oynuyorsun genelde. Nasıl bir seyirci kitlesi seni izliyor?

Oyunu şu an İstanbul’da Başak Kafe’de oynuyorum. Genelde tanıdıklar izliyor. Bazen de farklılaşıyor. Hiç tanımadığım bilmediğim apolitik tipler geliyor. Ben oyun boyunca onları çok iyi takip ediyorum. Beni tanıyanlar, bilenler oyuna çok gülüyorlar. Ama ilk kez gelen, beni görenler oyuna hiç gülemiyor. Şaşkın şaşkın izleyip, şaşırarak kalkıp gidiyorlar. Garip bir seyircim var. Bir grup çok gülerken diğeri şaşırarak gidiyor.

Transseksüeller Taksim/Beyoğlu civarında yoğun olarak yaşıyor sanırım. Oyunu bir kenara bırak, İstanbul’da yaşayan biri olarak diğer semtlerde rahatça dolaşabiliyor musun?

İstanbul’da her semte rahatlıkla girip çıkamıyorum. Bir yere gittiğim zaman oldukça tedirgin oluyorum. Bazı şeylerin kırılması gerektiğini düşünüyorum. Daha önce eylemlere katılmak için pek çok ile gitmiştim. Kürt bölgeleri, Kürdistan halkı oldukça politikleşmiş. Mesela, bir transseksüel olarak Diyarbakır’a gidebiliyorum.

Sahnedeki insanın transseksüel olması oyunun oynandığı mekânı belirliyor mu? Bu gösteriyi nerelerde sahnelersin, nerelerde sahnelemem diye düşünürsün? Turneye çıkmayı düşünüyor musun?

Sahnedekinin bir transseksüel olması gösterinin yapıldığı mekânı belirliyor. Evet, bu durumun kırılması lazım. Bunun kırılması için de her yere gitmek istiyorum. Transseksüel olduğum için “Nasıl olacak?” gibi bir düşünce oluşabilir. Buna rağmen oyunun taşınması gerekiyor. Eğer “Ben neler yaşarım?” diye düşünseydim kapalı kalırdım. Bu stand-up’ı gidebildiğim her yerde sahnelemek istiyorum.

Mesela Sultanbeyli gibi bir yerde bir travesti gidip oturamaz, yaşayamaz. Ama oyun oralara götürülebilir. Bir semtte oturmakla, o semte oyunu taşımak farklı. Oyunu turneye taşımayı düşünüyorum. Ama oyunu taşıyacağım yerlere daha organize gitmek gerekir. Mesela bir kurumun organizasyon sorumluluğunu alması gerekir. Aslında buralara “korumalarımla” gidebileceğim. Oyunu dayanışma ile diğer yerlere taşıyabilirim.

Oyuna yönelik ilgi nasıl? Oyunu izleyen kişilerden, kurumlardan bu tarz dayanışmacı teklifler geldi mi?

Şu an pek çok kanaldan beni arıyorlar. Bir transseksüel sahneye çıktığı için medyanın ilgisi diğer tiyatro gruplarına gösterilen ilgiden çok daha fazla oluyor. Bu yerlerle başka birisinin konuşması gerekiyor aslında. Bir organizatör ya da bir menajerimin olması gerekir. Mesela üniversitelerden arıyorlar. Oyunun ihtiyaçları, ücretlendirme üzerine başka birisinin konuşması daha iyi olur diye düşünüyorum. Profesyonel anlamda çok fazla para kazansaydım bir menajerim olurdu, birlikte çalışırdık. O da ücretini alırdı. Ama öyle bir imkânım da yok. Organizatörlük yapan arkadaşlarım da bu işlerle ilgilenecek birisinin olmasını öneriyorlar. Bu şekilde daha ciddiye alınacağımı düşünüyorlar. Ankara ve İzmir’e gitme ihtimalim var. Oralara da mutlaka birisinin benimle gelmesi öneriliyor.

VAKAD (Van Kadın Derneği) ile konuştum. Van’a turne yapmayı düşünüyorum. VAKAD, Van’daki başka sivil toplum örgütleriyle de konuşabileceğini söyledi. Oradaki STK’ların yaptığı ortak bir etkinlik olacak. Bu tarz bir etkinlik olunca ben de daha rahat gidebilirim. Bütün STK’ların ortak düzenlediği bir etkinlik olunca halk da daha rahat gelebilecek. Benim ailemin önyargılarının kırılmasında Roj TV’ye çıkmam etkili olmuştu. Roj TV çıkardığına göre demek ki bu durum kötü bir şey değil diye düşünmüşlerdi. 

Birkaç kültür merkezi oyunu sahnelemek istediklerini söyledi. Onlarla görüşüyorum. ODTÜ’ye gitme ihtimalim var. Organizasyon üzerine ODTÜ’deki lezbiyen ve geylerle konuşuyoruz. Bilgi Üniversitesi’ndeki galayı örgütleyen grup, bir oyun olduğu zaman mail üzerinden duyuru yapıyor. Bu tarz bir destek veriyor. Partiler, sendikalar gibi kurumların çalışma yürüttükleri mekânlara, örgütlü oldukları yerlere bu oyunun taşınması üzerine konuştuk ama geridönüş olmadı. Sanırım sözde kaldı.

Son olarak senin eklemek istediğin bir şey var mı?

Sanırım çoğu şeyi söyledim. Önümüzdeki dönemlerde de Cadının Bohçası’nın yolculuğunu devam ettirmek istiyorum. Bu stand-upgösterisini mümkün olduğunca çok yere taşımak istediğimi tekrar vurgulayabilirim. Bu konudaki dayanışma ilişkilerine açığım.

Kasım 2007