BGST tiyatro biriminde eğitim-araştırma perspektifli temel aydınlanma çalışmaları yürüten üyeler tarafından, Noam Chomsky'nin Demokrasi ve Eğitim kitabının bazı bölümleri eksen alınarak bir okuma çalışması yapılmıştır. Okuma çalışmasındaki temel amaçlar, Chomsky'nin eğitime dair tezlerini genel hatlarıyla anlayabilmek ve özelde tiyatro eğitimi hakkında kendi deneyimlerimizi gözden geçirmek olarak ortaya konmuştur. Kitabın Giriş, Öndeyiş, Entelektüeller ve Okullar Üzerine Bazı Düşünceler, Hiçbir Öğrenme Sürecinin Öğretemeyeceği Şeyler, Eğitimde İnsancıl Bir Anlayışa Doğru, Bir Üniversite Cemaatinin Sorumluluğu adlı makaleleri okunmuş ve Prof. Dr. Metin Balay ile üniversitelerde tiyatro eğitimi hakkında yapılan söyleşi çalışması tartışma konusu yapılmıştır. Bu kısa raporda, okuma çalışmalarında ortaya çıkan bazı tartışmalar özetlenmiştir. Bu rapor hazırlanırken, 12 Ekim 2007'de BGST semineri olarak yapılan Kültür – Sanat Alanında "Demokrasi İçin Eğitim" adlı tartışma ve kitabın çevirmenlerinden Nuri Ersoy'un hazırladığı sunum metninden de yararlanılmıştır.

Noam Chomsky, eğitimin doğasına göre, doğal genetik yeteneklerin kültürel çevreden önce geldiğini düşünür. Özelikle 19. yüzyıl özgürlükçü düşünürlerinden Bertrand Russel, Chomsky'i derinden etkilemiştir. Russel'in "üretimin nihai amacı mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde ilişki kuran özgür insanlar yaratmaktır" görüşünü Chomsky de sahiplenir. İnsan doğası "doğanın mekanizmaları içinde yer alan duyarlı bir çark mı, yoksa yaratıcı ve irade sahibi bir güç mü?" tartışmasında Chomsky bir taraftır. Chomsky felsefi bağlamda Kartezyen gelenekten gelir, insanın tabula rasa (boş bir levha) olmadığını ısrarla vurgular. Chomsky'e göre bir insan ya insandır ya da insan değildir. Yüzeysel fiziksel görünüş özelikleri dışında insanlar arasında bir fark bulunmadığını vurgulayan Chomsky, eşitlikçi bir vizyon önerir. Bu yüzden de, aksini gösterecek kanıtlar bulunmadığı takdirde bir kişinin hayatını, karakterini ve düşünme tarzını denetlemeye çalışmak konusunda oldukça tedbirli davranmak gerektiğini söyler. Tabula rasa fikriyatı, davranış denetimi yoluyla şekillenen bir eğitimi anlayışını dayatır. Chomsky bu görüşe şiddetle karşı çıkar. Ona göre insanlar kendi eğitiminden ve eylemlerinden sorumlu olmalı ve eğitiminin temelinde şüphecilik, araştırma ve deney olmalıdır. Özgürlükçü paradigmaya inanan Chomsky, demokrasiyi insanların kendi kendilerini yönetmeleri, eğitimi de insanların kendi kendilerini eğitmeleri şeklinde tanımlar.

Chomsky'e göre J. Dewey'in eğitim reformları düşüncesi, ikisi de otoriteryen olan sosyalist ve kapitalist sistemle karşı karşıya gelir. Dewey'in ve Russel'in bağımsız sol liberal gelenek içinden çıkan düşünceleri Chomsky'i etkilemiştir. Kapitalizmin "cebini doldur ve kendinden başka kimseyi umursama" mantığı Chomsky'e göre iğrenç bir düsturdur. Bu noktada - toplumsal işbölümünün ‘aptal ve cahil" yaratıklar yaratmasına karşı çıkması bağlamında- Adam Smith'i iyi anlamamız gerektiğini vurgular. Chomsky, insan emeğine dair J.Dewey'in daha 1920'li yıllardaki çözümlemelerinin oldukça önemli olduğunu belirtir: "Sırf ücret almak için çalışmak bağnazlık ve ahlaksızlıktır, çünkü işçiler bu faaliyetlere özgür bir şekilde katılmadıkları için özgür olamayacaklardır." Kapitalist sistemin insanın yaratıcılığını törpüleyen ve insan olma vasıflarından mahrum bırakan çalışma koşullarını dayatması, özelikle neo-liberalizme geçiş dönemi olarak adlandırılan 1980'li yıllarda kendisini gösterir. Chomsky bu yıllarda ABD'de çocuk ve aile karşıtı politikaların tırmandığını ve bu durumun toplumsal eğitimi olumsuz yönde etkilediğini belirtir. Olgusal veriler olarak da, maaşların düşmesi, iş saatlerinin artması ve iş güvencesinin azalması, yoksulluğun sonucu olarak çocukların yetersiz beslenmesi, zekâ seviyesinin düşmesi, ebeveynlerin çocuklara yeterli zamanı ayıramaması yüzünden problemli bir çocuk kuşağının yetişmesi (Chomsky çocuklarla ailelerin geçirdiği sürenin @ azaldığını vurguluyor), çocuk yetiştirmek konusunda televizyona bağımlılığın artması ve aile kimliğinin parçalanması, ‘evlerinde tek başına büyüyen çocukların' alkolizm, uyuşturucu kullanımı ve şiddet eğilimi içine girdiğini vurgulamaktadır.

Tartışma 1:
Okuma çalışmasının bu bölümünde, nature (insan doğası ya da doğuştan gelen genetik yeteneklerimiz) ve nurture (çevre ya da öğrenme yoluyla sonradan kazanılmış davranışlar) olarak adlandırılan faktörlerin, oyunculuk ve rol yapma yeteneği söz konusu olduğunda nasıl değerlendirilebileceği gündem olmuştur. Ancak ortaya konan sorulara bilimsel verilerle desteklenen yanıtlar verilememiştir. Bu konuda bir araştırma çalışmasına ihtiyaç olduğu söylenebilir.

  • Oyunculuk ve tiyatro eğitiminde çevre ve genetik ilişkisini nasıl tanımlıyoruz?
  • Taklit yeteneği ve taklit içtepisi doğuştan gelen bir meleke midir? Yoksa deneyim yoluyla mı öğrenilir?
  • Oyunculuk salt doğuştan gelen bir yetenek midir? Çevresel faktörlerin oyunculuk yetisi üzerinde nasıl bir etkisi vardır? Örneğin düzenli bir tiyatro eğitimi alan bir kişi, oyunculuk yetisini ne ölçüde geliştirebilir? Bu noktada, Stanislavski'nin "oyunculuğun geliştirebilir bir yetenek olduğu" tezini nasıl açıklayabiliriz?
  • Dil gelişiminin anlatı ve rol oynama davranışı üzerindeki etkileri nelerdir? Örneğin bir çocuğun tiyatro yapabilme yetisini kazandığı dönem hangi dönemdir?
  • Stanislavski eğitim metotlarını geliştirirken bilimsel verilerden son derece yararlanan bir tiyatro insanıdır. Örneğin fiziksel eylemler metodunu araştırdığı dönemde, Pavlov ve M.Şehonov gibi davranış kuramcılarından etkilendiği bilinmektedir. Davranış bilimiyle rol yapma ve tiyatro edimi arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Tartışma 2:
Chomsky insancıl eğitim sürecinin büyük ölçüde bireysel yaratıcılığı ortaya çıkarmak maksadıyla yapılması gerektiğini savunur ve otoriteryen eğitim anlayışını bireysel yaratıcılığı körelttiği için reddeder. Bu noktada günümüz sanat eğitimi anlayışı nasıl değerlendirilebilir sorusu ortaya atıldı ve kendi çalışma pratiklerimizden bazı örnekler verildi.

Kendi tiyatro çalışmalarımızda bireysel gelişime yönelik bir eğitim stratejisinin iyi formüle edilemediği tespit edildi. Örneğin tiyatro çalıştırıcıları sahnedeki oyuncuyu bireysel ve özgün bir bakış açısıyla iyi analiz edemediği için, yaratıcı olamayan bir eğitim altyapısı oluşturulduğu vurgulandı. BÜO projelerinde ve BGST'nin bazı oyunlarında dönem dönem oyunculukların tekdüze ve sterotip bir hal almasında, çalıştırıcılardan da kaynaklanan hatalar olduğu sonucuna varıldı. Bu noktada çalıştırıcı düzeyindeki tiyatrocuların, yaratıcı bir tiyatro eğitmen kimliği nasıl geliştirilebilir meselesi üzerine bir tartışma yapması gerekliliği ihtiyacı belirtildi. Örneğin fiziksel aksiyon çalışmalarında, önce oyuncuya temel bir hareket cümlesi verilmesi, daha sonra da oyuncunun yönelimlerini kaale alarak değerlendirme yapmanın oyuncunun bireysel yaratıcılığını açığa çıkarmak için daha doğru bir yöntem olduğu tespit edilmiştir. Bu noktada BGST içinde yapılan atölyelerin ve oluşturulan sanatsal değerlendirme kriterlerin oldukça önemli bir katkısı olmuştur. Oyunculuk çalışmalarında, iki yönlü bir arayış olması gerektiği, örneğin grubun bireyin ihtiyaçlarına dair bir perspektifi olması, ancak bireyin de kendi ihtiyaçları doğrultusunda çeşitli formülasyonlar geliştirmesi gerektiği vurgulandı. Sonuç olarak bir oyuncunun sahne üzerinde yaratıcı olabilmesi ve dram sanatına dair perspektifini yansıtabilmesi için, tiyatro eğitim stratejisinin kolektif ve bireysel gelişimi dengeli bir biçimde desteklemesi gerekir.

Tartışma 3: 
Chomsky'nin vurguladığı kapitalist yaşam biçimi normları, çalışan tiyatrosunun üretim ile ilişkisinde ne derece etkilidir? Kitabın 9. bölümünde anarşist düşünür Kropotkin'in "İnsan doğası için iğrenç olan çalışma değil, aşırı çalışmadır. Aşırı çalışma herkesin refahı için değil, azınlığa lüks sağlamak için yapılır. Çalışmak, emek harcamak psikolojik bir gereksinmedir, birikmiş vücut enerjisinin zorunlu olarak yayılmasıdır, sağlığın ve yaşamın bizzat kendisini oluşturan bir gerekliliktir" tezine atıfta bulunuluyor. Okuma çalışmasında mesleğinin yanı sıra tiyatro yapan üyeler, günümüz çalışma dünyasının insani yaratıcılığı körelttiğini, insanı aptallaştırma noktasına getirdiğine dair gündelik yaşamlarından örnekler verdiler. Bu noktada, BGST'de ‘minimum tiyatro' olarak formüle edilen çalışma anlayışının, kapitalist üretim mekanizmaları içinde çalışarak tiyatro yapan insanların koşullarını gözettiği ve bu noktada rasyonel bir eğitim sistemi olduğu belirtildi. Ayrıca gönüllü olarak yapılan bir kültür-sanat çalışmasının mantığının üyeler nezdinde iyi anlaşılması gerektiği hatırlandı. Dönem dönem çalışmaların, sıkıcı, yaratıcılıktan uzak ve enerjisiz geçmesinde, çalışma hayatındaki olumsuz öğelerin sanat çalışmalarına sirayet ettiği görüşü dillendirildi. Bu noktada, Russel'in "İnsan, çalışmaya zorlanmak değil de çalışmaya özendirilmek durumundaysa, çalışmayı zevkli kılmak toplumun bariz bir şekilde yararına olacaktır ve toplumsal kurumlar da bu hedef doğrultusunda örgütlenecektir" görüşü üzerinde durulan bir nokta oldu. Alternatif itkilerle bir araya gelen insanların, yapılan çalışmaları zevkli kılacak ve çalışma yapmayı özendirecek yaratıcı bir ortam kurmak için özel bir çaba sarf etmesi gerektiği üzerinde duruldu. Özendirici bir çalışma ortamı kurgulamak için, hem bireysel hem de kolektif öneriler geliştirmenin önemli olduğu vurgulandı.

Örneğin, çalışma programı oluştururken, tatil (tembellik hakkı) ve üretim (çalışma zorunluluğu) ikilemine düşülmemesi gerektiği vurgulandı.  Kapitalist çalışma hayatında, "posan çıkana kadar çalış ve sonra tatil yaparken tüket" anlayışı egemen olduğu ve insanlar buna aşina olduğu için (Chomsky'nin terimiyle geçmiş hasar), tatil ve çalışmak mantalitesinin tartışılması gerekmektedir. Örneğin uzun bir tatil yerine, daha kısa süreli ve daha çok tatillerle oluşturulan bir çalışma programının daha verimli olabileceği konuşuldu.

BGST kulüp danışmanları, BÜO'nun 2007-2008 yaz prodüksiyonu olarak sahnelediği Puntilla ile Uşağı Matti oyun sürecini, bu tartışma oturumunda gündem yaptılar. Yoğun bir çalışma ortamına girileceğinin yaz ayından oyuncularla konuşulduğunu, insanların bu yoğunluğa göre taahhütler verdiklerini, ancak oyun sürecinin sonuna doğru aşırı çalışma ve yorgunluk söyleminin hâkim hale geldiğini belirttiler. Gösteriler sonrasında da bir dağınıklık yaşandığı değerlendirmesini yaptılar. Bu durumun insanların ilkokuldan beri denetim ve itaati zorlayan bir şekilde yetiştirilmesi olgusu ile yakından ilişkili olduğunu, tiyatro pratiğine bir ders gibi ya da angarya iş gibi yaklaşılmaya başlandığı ve üyelerin geçmiş eğitim süreçlerinden aldığı olumsuz itkilerle hareket ettiği belirtildi. Ürün merkezli çalışmalar yürütülme hatasına geçmişte çok düşüldüğü ve eğitim paradigmasından sapıldığı, bunun da kadroda prodüksiyon süreçlerinin her zaman yorucu ve bıktırıcı olduğu algısını oluşturduğu belirtildi. Günümüz eğitim sisteminin öğrencinin ne öğrendiği ile değil, uyaranlara doğru tepkileri verip vermediği ile ilgilendiğini ve bilginin sentezlenmesi konusunda eksik kaldığı değerlendirmesi yapıldı. Örneğin her sene bir yazarın oyunu seçilerek bir eğitim prodüksiyonu üretimi yapılır. Ancak buradan edinilen deneyimlerin, yeni bir eğitim sürecine yansıtılması ve öğrenilen bilgiyi sentezlenmek konusunda arazlar olduğunu vurguladılar.

Chomsky, eğitimin birincil amacının her insanın doğasında var olan yaratıcı itkinin açığa çıkartılması olduğunu belirtiyor. Bu yaratıcı itkinin çocuğun kendi keşfedebileceği biçimde olması gerektiğini ve eğitim sürecinin Russel'in belirttiği şekliyle, yani "hürmet ve tevazu" ruhuyla yürütülmesini öneriyor. Böylesi bir eğitim felsefesi, klasik davranışçı eğitim kuramını doğrudan karşısına alır. Çünkü klasik davranışçı eğilim, eğitimi önceden belirlenmiş kurallara göre makine yetiştirmek olarak kodlar. Bu eğilime göre, çocuğun benzersiz bir doğası yoktur. Onun var oluşu verdiği tepkilerden ibarettir ve tepkiler yani davranışlar diğerleriyle birlikte düşünüldüğünde sıradan, ölçülebilir, önceden belirlenebilir ve şekil verilebilir mahiyettedir. İtaat, dakiklik ve düşünce denetimine odaklanan davranışçı eğitim yöntemlerine karşı çıkan özgürlükçü eğitim felsefesi ise, emeği yaratıcı çalışmanın en büyük gereksinimi, eğitimi de özgürleşmenin ve meydan okumanın bir aracı olarak görür.

Tartışma 4:
Ülkemizdeki resmi eğitim sisteminin ağırlıklı olarak klasik davranışçı eğitim anlayışıyla yürütüldüğü bilinmektedir. Ancak son yıllarda, eğitim metotları konusunda (özel okullarda daha belirgin olarak) belirgin bir "imaj tazeleme" çabasının olduğu söylenebilir. Eğitim reformu girişimlerinin olması, MEB müfredatına yeni derslerin (yaratıcı drama, medya okuryazarlığı vs.) eklenmesi, özel okulların ithal-ikameci bir şekilde eğitim modellerini programlarına alması gibi olgular örnek verilebilir. Tabi bu durumun otoriter bir devlet yapısının olduğu Türkiye'de, yapılan değişikliklerin çoğunlukla yüzeysel (aynı zamanda yönetici sınıfın çıkarlarını sağlamak adına yaratıcılık geliştirme amaçlı) kalmasına neden olmaktadır. Demokrasi kültürünün eksikliği ve eğitmenlerin demokratik bir bilinçten uzak oluşu, çarpık ve sözde-yenilikçi uygulamaların oluşmasına zemin oluşturmaktadır. Örneğin İstanbul'daki birçok özel eğitim kurumu (anaokulundan-üniversiteye kadar) çocuk-merkezli ya da öğrenci-merkezli eğitim uyguladığını iddia etmektedir. Ancak bu iddiaların doğruluğu araştırıldığında, çelişkili birçok somut olgu ile karşı karşıya kalınır. Tartışma oturumunda öğretmenlik yapan üyeler, kendi çalışma hayatlarında gördükleri olayları aktardılar. Montessiori eğitim sisteminin ülkemize uygun bir içerikte hazırlanmaması, yaratıcı drama eğitiminin yaratıcı değil otoriteryen bir içerikle verilmesi, davranışçı eğitim geleneğiyle yetişmiş öğretmenlerin "yenilikçi" sistemleri içselleştirmemesinin yarattığı absürd durumlar, öğretmenlerin sınav baskısı altındaki öğrencilere bir yandan resmi müfredatı yetiştirmek için çabalaması bir yandan da yeni sisteme adapte olmaya çalışma arasında kalması gibi örnekler verildi.

Tartışma 5:
Eğitmen ve öğrenci ilişkisi nasıl kurulmalıdır? Chomsky, sıfır hipotezi olarak Russel'in görüşünün eğitimciler tarafından tartışılması gerektiğini söylüyor. Russel'a göre, aksini gösteren ikna edici kanıtlar bulunmadığı takdirde bir insanın hayatını, karakterini ve düşünme biçimini denetim almaya çalışmak konusunda oldukça ihtiyatlı olunmalıdır. Chomsky'e göre sıfır hipotezinin reddi, eğitimciler açısından toplumsal, siyasi ve pedagojik sonuçlar doğurur. Etkili koşullandırma ve denetim yöntemleri mevcuttur, ancak bunlar belirli bir ölçüye kadar uygulanabilir. Öğrenme, doğuştan gelen yeteneklerin, doğal olarak belirlenmiş olgunlaşma süreçlerinin ve çevreyle kurulan ilişkilenme sürecinin birbiriyle etkileşimini içerir. Ancak Chomsky'e göre öğrenme kuramındaki asıl boşluk şudur. Uyaran ve tepki ile ilgili olan öğrenme sürecinde, öğrenilen şeyin öğrenmenin temelinde yatan deneyimle ilişkisinin ne olduğudur. Kısacası, koşullanma kuramına dair eleştiriler yapan Chomsky, modern üniversite sistemin kurucularından Humboldt'un yorumunu aktarıyor: "İnsanın özgür seçiminden kaynaklanmayan bir şey ya da yalnızca öğretme ve yönlendirme sonucu olan bir şey, insanın kendi varlığına işlemez, asıl doğasına yabancı kalır, asıl insani enerjiyle değil, yalnızca mekanik kesinlikle yürütülür."  

Chomsky'e göre, eğitim hürmet ve tevazu anlayışıyla sürdürülmesi gereken bir meseledir. Eğitmen boş bir kaba su dolduran kişi değil, tam aksine bir çiçeğin kendi bildiği yoldan büyümesine yardımcı olan ve tevazu içinde davranan kişidir. Öğrenen ise ustasına hürmet etmelidir. Dolayısıyla iktidar ilişkisi bağlamında keskin bir hiyerarşinin olmadığı, demokratik bir temayülün tasvir edildiği bir modelden bahsedilebilir. Türkiye'de özelikle sanat eğitimi bağlamında usta-çırak ilişkisinin benimsendiği gözlemlenebilir. Ancak usta-çırak ilişkisinin nasıl kurgulandığı önemli bir meseledir. BGST pratiği üzerinden konu tartışıldığında;  eğitmen-eğitilen ilişkisinin çatışmalı kurulduğu, rol modellerinin geçişken ve esnek kurgulandığı, bilginin paylaşılması için bir eğitim metodolojinin oluşturulmaya gayret gösterildiği ve asıl olarak katılımcı ve farklı bireysel katkılara açık alternatif bir eğitim yapısının kurulmak istendiği söylenebilir.  Alternatif okullaşma vizyonunun toplumsal hafıza oluşturmak imasını barındırdığı, BGST'deki usta-çırak anlayışının ise bir kişiye deneyim aktarımından çok, kamusal bir deneyim aktarımı sistematiği oluşturmak anlamına geldiği vurgulandı. Örneğin BGST içerisinde yazılı bir kültür ve eğitim araştırma atölyeleri oluşturma çabasının bu anlamda oldukça önemli olduğu belirtildi.

Tartışma 6:
Sanat ve disiplin ilişkisi nasıl formüle edilebilir? Sanat eğitiminin doğası itibariyle otoriteryen olduğu şeklinde yaygın bir görüş vardır. Bunu nasıl değerlendirmeliyiz? Chomsky kuralın yaratıcılığı geliştiren bir şey olduğunu söyler: "Kurallar dilin yaratıcı kullanımı için vazgeçilmez bir bileşendir. Ancak rastgele cümleler oluşturan bir bilgisayar, yaratıcı bir eylemde bulunuyor olamaz. Kısıtlama ve kurallarla yaratıcı davranış arasında bir etkileşim, karmaşık bir ilişki vardır. Ortada bir kurallar sistemi, kısıtlama sistemi, bir biçimlendirme kümesi olmadığı durumlarda yaratıcı davranış olması düşünülemez." Chomsky bu tezini desteklemek için de, duvara gelişigüzel bir şekilde resim yapan ve boya fırlatan bir ressamın yaratıcı bir eylem içinde olmadığını örnek gösteriyor. Ancak kısıtlama ve kuralların yaratıcı eylemin temel bileşenlerinden sadece bir tanesi olduğunu da eklemeyi ihmal etmiyor.

Tiyatro eğitiminde kural ve yaratıcılık ilişkisini tartışırsak, Konstantin Stanislavski'nin labaratuar çalışmalarına mutlaka değinmemiz gerekir. Örneğin Stanislavski'den önce mistik bir cevher, kontrol edilemez bir ruhsal süreç veya salt doğuştan gelen bir yetenek (Chomsky'nin duvara rastgele boya fırlatan ressam örneğindeki gibi) olarak tanımlanan oyunculuk yapma eylemi, onun geliştirdiği teorilerle açıklanabilir bir hale gelmiştir. Stanislavski de kendi yöntemini, asıl olarak bilinçli bir teknik yoluyla bilinçaltına ulaşmak olarak değerlendirir. Yani sanata ait kuralları keşfederek, yaratıcılığı geliştirmeye uğraşmıştır. Ancak çoğu geleneksel sanat kurumunda olduğu gibi salt davranış denetimine,  terbiye edici ve tek tipleştirici temrinlere dayalı bir eğitimin de yaratıcığı olumsuz etkilediği söylenebilir. Örneğin konservatuar eğitiminin temeli olan, oyuncuyu sadece belirli duygu durumlarına tepki vermeye şartlandırmaya dönük temrin ve repetisyon ağırlıklı bir eğitimin bu noktada tartışılması gerekir. Çünkü oyuncunun yaratıcılığı birçok bileşenin biraya gelmesiyle oluşur. Oyuncuyu sadece akort edilen bir enstrüman olarak görmek, yönetmen tiyatrosu paradigmasının ürettiği bir söylemdir.

Tartışma 7:
Üniversiteler bilgi üretiminin yapıldığı (Chomsky'nin tabiriyle statükonun ve iktidarın genişleme araçlarını genişleten, özel barbarlık biçimlerini ideolojik olarak haklı çıkaran) mekânlardır ve bu kurumlarda çalışan entelektüellerin de bilgi üretimini mevcut düzenin taşıdığı eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri sorgulamayan bir çerçeve içinde yürütmeleri beklenir. Düşünce denetimine ve endoktrinasyon mekanizmalarına karşı çıkan Chomsky, entelektüel öz-savunmaya dair bazı noktaların altını çizmektedir.
Entelektüellerin temelde soğukkanlı birer eleştirmen olmaları gerekir. Buna yönelik olarak da geçmiş tarihlerde yaşanan haksızlıklara dair doğru bilgilerin öğrencilere sunmanın gerekliliğine vurgu yapıyor. Resmi eğitim kurumlarının çağdaş tarihle objektif olarak ilgilenmesinin pek mümkün olmadığını söylüyor. İşte bu noktada okulların, toplum ve davranış bilimlerinin birer ideolojik aracı olarak nasıl kullanıldığının öğrencilerine öğretilmesini öneriyor. Özelikle sosyal bilimlerin ulusal siyasetin gerçek yanlarını, hakkaniyet ve toplumsal eşitsizlikleri gizlediğini, hilekârlığın nasıl dürüstlük olarak gösterildiğini gizlemek için nasıl araçsallaştırıldığını anlatmak gerekecektir. Öğrencileri propagandadan korumak için "kanıtlanmış" doğruları sorgulamanın önemine vurgu yapıyor, çünkü medyadan edindiğimiz bilgilerin ideolojik olarak yönetici sınıfların süzgecinden geçerek halka ulaştığını belirtiyor. Bu yüzden doğru enformasyon sahibi olmanın entelektüel öz-savunmanın önemli aşamalarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Chomsky'e göre enformasyon sahibi olmak "örgütlü" bir çaba ile mümkündür. Çünkü sistem çoğu insanın bu çabayı gösterecek araçlarını elinden almaktadır ve enformasyon sahibi olan kişiler de örgütlü bir çaba içine girmediklerinden zamanla etik olarak sorunlu gördükleri durumlara alışır hale gelmektedirler. Enformasyon sahibi olabilmek için ana akım medya, makalelerin son paragrafları okunarak takip edilmeli ve değişik yerlerde çıkan bilgiler birleştirilerek gerçek-saklanan bilgiye ulaşılmalıdır.
Okuma grubunda yapılan tartışma da şu soru ortaya atıldı: Doğru enformasyona ulaşmak için ana akım medya ve alternatif medyadan nasıl yararlanılabilir ve kültür-sanat okullaşması bağlamında bu nasıl örgütlü bir çabaya dönüştürülebilir? Bu konuda önemli olanın enformasyon elde etme eyleminin sistematikleşmesi, salt kişisel inisiyatiflere bırakılmaması ve örgütlü bir çehre edinmesi gerektiği ortaya kondu. Örneğin medyadan okunan haberlerin etik, politik, siyasi açılardan değerlendirilmesi ve bu değerlendirmelerin tiyatral pratiğe dönüştürülebileceği vurgulandı. Doğaçlama ve oyunculuk çalışmalarında medya analizine dönük egzersizler yapılabileceği konuşuldu.

Öğrencilik döneminde başlayan entelektüel okuma çalışmalarının entelektüel öz savunma yaratımında etkili bir rolü olduğu, ancak mezuniyet sonrasında bu tartışmalara gereken önemi vermemenin ciddi üretim krizlerini de beraberinde getirdiği belirtildi. Tiyatral üretim sorununun entelektüel aşınma problemi ve gündelik pratiklerde iktidar ilişkilerinin analizini yapmama problemi ile alakalı olduğu tespit edildi. Gündelik hayatta, iş ilişkilerinde, karşılaştığı durumlara dair entelektüel bir analiz yapamayan bir kişi tanık olduğu hikâyeleri tiyatrocu gözüyle de değerlendirip sahneye taşımakta zorlanıyor. Öğrencilik döneminde keskin bölüm ve tiyatro, iş hayatında ise keskin iş ve tiyatro ayrımı yaparak, çelişkili ve  "şizofrenik" kimlikler yaratıldığı üzerinde duruldu. Bir yandan "muhalif sanat" yapmak, bir yandan da "sistemik yaşamak" gibi bir ikilemin anlamsızlığının nasıl aşılabileceği konuşuldu. BGST içerisinde entelektüel öz savunma oluşturulabilmek için, üyelerin gündelik yaşama ve özelikle iş hayatındaki pozisyonlarına dair sorgulayıcı ve aktivist bir tutum alması gerekliliği üzerinde duruldu.

Örneğin Türkiye'de profesyonel tiyatrocuların tipik bir teknokrat tavrı göstererek kamusal yaşama dair söylem ve eylem üretmemesi, sanat camiasında etik duruşun bile mumla aranması, insan hakları ve ifade özgürlüğü gündemlerinin yok denecek kadar az oluşu, aydın sorumluluğunun bitme noktasına geldiğini gösteren olgular olarak sıralanabilir.  Alternatif itkilerle sanat yapan kişilerin Türkiye tiyatro piyasasına dair analiz yapabilmeleri, öğrencilerin okudukları bilim dalı ile yaptıkları sanat pratiği arasında geri besleme ilişkisi kurabilmeleri, çalışanların çalıştıkları kurumlardaki olaylara dair tartışmalar yürütmeleri ve bu ve benzeri durumları tiyatral olarak ifade edebilmeleri gerekiyor.

Demokrasi ve Eğitim kitabının bazı bölümleri eksen alınarak yapılan okuma çalışması, özgürlükçü eğitimin doğası, eğiten-eğitilen ilişkisi, entelektüel öz-savunma, sanat ve eğitim ilişkisi gibi konularda BGST tiyatro biriminde bir tartışmayı başlatmıştır. Özelikle tiyatro eğitimi meselesine dair özgün görüşler oluşturmak ve kendi yaptığımız çalışmaların eğitsel felsefesini açığa çıkarabilmek için, ortaya atılan sorulara araştırma çalışmalarıyla yanıtlar oluşturmak elzem gözüküyor. Bu noktada, birim üyeleri halihazırda Ömer Faruk Kurhan'ın Tiyatroda Yirmi Yıl adlı kitabının okumasına geçmiştir. Alternatif okullaşma ihtiyacı hisseden çevrelerin mutlaka üzerinde durması gereken bu eserin tartışma notları da derlenerek web sitesine konulacaktır. Ayrıca birim üyelerinden Bülent Sezgin tarafından, resmi akademik kurumlardaki tiyatro eğitimini sorunsallaştıran bir araştırma çalışması başlatılmıştır. Kurumların tiyatro öğretim görevlileri ile söyleşiler yapılmaktadır. Bu söyleşi çalışmasının (sorular için bkz Ek 1) bir dosya olarak kamuoyuna sunulması hedeflenmektedir. Ayrıca, İstanbul Amatör Tiyatro günleri kapsamında 26 Mayıs Pazartesi günü Şehir Tiyatroları Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde Üniversitelerde ve Konservatuarlarda Tiyatro Eğitimi başlıklı bir panel organize edilmiştir. Panele aşağıdaki konuşmacılar katılacaktır.

  • Prof. Dr Metin Balay (Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü)
  • Prof. Dr Mehmet Birkiye (İstanbul Devlet konservatuarı Tiyatro Ana Sanat Dalı)
  • Yar. Doç Dr. Önder Paker (Beykent Üniversitesi Oyunculuk Bölümü Başkanı)
  • Yar. Dr. Erbil Göktaş (Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü)
  • Ali Taygun (Rejisör-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)
  • Metin Boran (Yönetmen-Eleştirmen)

Ek 1:

Tiyatro Eğitimi Veren Kurumlar

Ön Veri Toplama Çalışması İçin Tartışma ve Röportaj Soruları

  1. Türkiye'de oyunculuk eğitiminin tarihsel gelişimini ve tarihsel olarak kendi pozisyonunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bağlamda bize kendi tiyatro geçmişinizden bahseder misiniz?
  2. Tiyatro eğitim programınız ne kadar sürüyor?
    Kategori:
    1. 4 YILLIK LİSANS EĞİTİMİ (konservatuar modeli)
    2. YÜKSEK LİSANS EĞİTİMİ (oyunculuk ya da kuramsal ağırlıklı)
    3. DÖNEMSEL OYUNCULUK KURSU (aylık ya da yıllık kurslar şeklinde olabiliyor)
  3. Okulunuzda kaç öğrenciye eğitim veriyorsunuz? Bursluluk imkânları var mı? Öğrenci profili hakkında bilgi verebilir misiniz?
  4. Tiyatro eğitim programınızı oluştururken nasıl bir müfredat oluşturdunuz?  Müfredatınızın ve eğitim içeriğinizin bilimsel ve estetik referans noktaları nelerdir? Hangi tiyatro okulunu model aldınız ve nasıl bir modelden etkilendiniz? Tiyatro eğitim programı oluştururken kurumunuzun nasıl bir kültür-sanat politikası var? Programın öncülleri, hedefleri ve genel amaçları nelerdir?
  5. Eğitim programını uygulayan eğitmenler kimlerdir? Tiyatro eğitimi veren kişileri hangi ölçütlerle değerlendiriyorsunuz? Eğitimcilerden beklentileriniz nelerdir? Eğitmenlerin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?
  6. Eğitmenler arasında bir koordinasyon var mı, yoksa sadece eğitmenin bireysel pozisyonu mu eğitime yön veriyor?
  7. Tiyatro bölümlerine giriş için uygulanan yetenek sınavlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sınavların erkek egemen cinsiyetçi, tek tipleştirici ve Türkiye'nin çok kültürlü etnik yapısından uzak bir şekilde yapıldığı yönündeki eleştirileri aşağıdaki kriterlere göre nasıl değerlendiriyorsunuz? Yetenek sınavlarını revize etmek ya da toptan kaldırmak gerekiyor mu sizce?
    1. Objektiflik
    2. Bilimsellik
    3. Etik
    4. Akademik
  8. Oyunculuk eğitimine yönelik ne tür dersler veriliyor? Oyunculuğun tiyatro eğitim programı içindeki ağırlığı nedir? Dramaturji, yazarlık, tiyatro kuramı ve akımları, reji ve sahneleme vs. hakkında nasıl bir eğitim veriliyor?
  9. Konservatuarların tiyatro oyunculuk üslubunu ve egzersizlerini biraz somut örneklerle açıklayabilirsiniz? Ne tip egzersizler yapılıyor, örneğin bir metin nasıl analiz ediliyor? Dramaturji çalışması hangi yöntemle yapılıyor? Oyunculuk gelişimine dönük ne tür egzersizler yapılmaktadır?
  10. Rejisörlük ve oyunculuk ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kolektif oyun sahneleme formları ve yönetmen tiyatrosu üzerine ne düşünüyorsunuz?
  11. Uygulama anlamında öğrenciler somut olarak neler yapıyorlar? 
  12. Tiyatro sanatının diğer sanatsal ve bilimsel disiplinlerle olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Diğer disiplinlerin yaptığınız çalışmalara ve eğitim çalışmalarınıza somut bir etkisi oluyor mu?
  13. Televizyon reklâmcılık ve medya sektörü ile nasıl bir ilişkilenme var? TV dizilerine dair Salt sinema ve dizi sektöründe konumlanan bir oyuncu veya tiyatrocunun estetik ve düşünsel gelişimi sizce mümkün mü?
  14. Kurumunuz amatör ve alternatif tiyatro bölgesi ile nasıl bir ilişkilenme gerçekleştiriyor? Amatör ve alternatif alanla akademik alanın kopukluğu söz konusu mu sizce? Bu kopukluğu gidermek adına sizce neler yapılabilir?
  15. Kurumunuzdan eğitim alan tiyatrocular mezun olduktan sonra ne gibi faaliyetler yapıyorlar?
  16. Eğitmen etiği ve sanatçıların aydın sorumluluğu hakkında ne düşünüyorsunuz?
  17. Tiyatro yayıncılığı yapıyor musunuz? Kurumunuzun ve öğrencilerinizin çıkardığı bir fanzin, dergi, kitap, web-sitesi vs. gibi şeyler var mı?
  18. Türkiye'de tiyatro alanında son dönemlerde yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin tiyatro dünyasının içe kapalılığı, dayanışma ağlarının az oluşu ve toplumsal sorunları teğet geçen bir eğilime girmesi sizce nasıl yorumlanabilir?
  19. Üniversitelerin sanat bölümlerinin ve genelde sanatçıların devletle kurduğu tabiiyet ilişkisinin, alternatif ve muhalif çalışmaların önüne ket vurduğunu düşünüyorum. Tiyatronun toplum üzerinde politik anlamda nasıl bir etkisi olabilir? Örneğin Stanislavski bu bağlamda, "Tiyatro etkili bir vaaz kürsüsüdür" der. Ancak bu tanımlamayı salt bir güzelleme veya değişmez bir durum olarak yapmaz. Örneğin, tiyatro seyircide soylu duygular uyandırabileceği gibi, toplumu yozlaştıran, seviyesini düşüren bir etkiye de sahip olabileceğini vurgular. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
  20. Teori ve uygulamayı birleştiren bir tiyatro eğitimi için ne tür önerileriniz var? Tiyatro eğitiminde yaşanan sorunlar sizce nasıl çözülebilir?