İki yıl önce, Türkiye Tiyatrolar Birliği (TTB) etrafında buluşan az sayıda topluluğun girişimiyle, Türkiye’deki tiyatroların ve tiyatro örgütlerinin iletişim ve dayanışma platformunu inşa etmenin yolları araştırılmış ve aradan yarım sezon bile geçmeden ciddi bir sonuç alınamayacağı anlaşılmıştı. İki büyük toplantı organize edilmesine rağmen, daha sonra “Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi” (TTGBG) adını alacak örgütler arası platformun taşınamayacağı sezon sonunda tamamen belirgin hale gelmişti. Hali hazırda süregiden bir sorun, 1990’lı yılların ardından 2000’li yıllarda yaşanan tiyatro patlaması ve çeşitlemesine örgütsel bir yanıt oluşturulamaması.

Bu dönemde en dürüst yaklaşımı sergileyen, işleyiş ilkeleri bakımından kendisine demokratik, sosyalizan ve hatta anarşizan bir çerçeve çizen İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu (İATP) oldu. Kendisini bir girişim olarak yeniden tanımladı, sahteciliğe düşmektense kelimenin gerçek anlamında örgüt olma iddiasını geri çekti ve kendisini İATP-G(irişim) olarak yeniden adlandırdı. İATP-G’li toplulukların TTB ile ortaklaşması gerçekleşmedi. Bu olay TTGBG’nin ortada bırakılması ve örgütsel sahteciliğe dayalı tutumların TTB’de ağır basması sonucunda meydana geldi.

Moral bozucu ya da eski tas eski hamam algısına yol açabilecek bu süreç sona ererken dikkat çekmeye çalıştığım bir olay Oyuncular Sendikası girişimiydi. Bu girişim, gerçekten de hayati bir ihtiyacın ürünüydü ve ayakları yere basan bir örgütlenme olma şansı çok yüksekti. Türkiye’de televizyon sektörünün çeşitlenip büyümesi sonucunda şekillenen, bir yandan sinema diğer yandan tiyatroyla da ilişkili kalabalık bir oyuncu kitlesini kurucu olarak kabul ettiğinde, dönemin sosyolojisine uygun bir çıkışı gerçekleştirmiş oldu.

Buna karşılık tiyatro alanında TOMEB ya da TODER gibi oyuncu örgütlerinin, şu ya da bu düzeyde adı var kendisi yok durumunda olduğunu tespit etmek zor değildi. Bu tip örgütlerin yönetimleri eleştirilebilir, ama asıl sorun profesyonel oyuncuların geçiminin giderek daha fazla televizyona endeksli hale gelmesiydi. Oyuncular tiyatro alanında mesleki konum almakta zorlanıyor, geçimlerini televizyon sektöründe kovaladıkları işlerle sağlamaları neredeyse bir kural haline geliyordu.

Bugün mesleki düzeyde tiyatrocuların devlet memurluğu ya da kısmen belediye çalışanı olmanın dışında istikrarlı bir şekilde konumlandığı ve geçim sorunlarının üstesinden geldiği bir çalışma ortamından söz etmek imkânsız. Kaldı ki, bu şanslı sayılabilecek kesimden insanların bile daha fazla gelir oluşturmak amacıyla televizyon sektöründe iş kovaladıkları bir gerçek. Bu anlamda, “tiyatroya adanmışlık” bir retorik olmanın ötesine geçemiyor. Tiyatro alanında, ancak patronluk yapabilenler “adanmışlık” iddiasını sürdürebiliyorlar –ki onlar da genelde devletin mali yardımıyla desteklenen küçük özel teşebbüslerin yöneticileri konumundalar.

Oyuncular Sendikası girişiminin, esas olarak televizyon sektöründe uygulanan neo-liberal politikalara bir itirazın sonucunda şekillendiği tespit edilebilir. Film çekimlerinin yapıldığı setlerde yaşanan çeşitli iş kazaları, işsiz kalındığında sınıfsal hiyerarşide açlıkla yüzleşmeye varan düşüşler, sanat emekçilerinin asgari sosyal haklardan mahrum kalmasına neden olan mevzuat vs. hayati ve de acil bir dayanışma örgütü ihtiyacı doğurmuştu.

Oyuncular Sendikası asgari bazı hedeflere ulaştığı ve oyuncuların çalışma koşullarında belli bir düzelme sağladığı takdirde, tiyatro da bundan fayda sağlayabilir. Tiyatronun televizyona bağımlı kılınması ve giderek alt, devşirme yapılan bir sanatsal disipline dönüşmesi olgusunda çarpıcı değişimler yaşanabilir. Televizyon, sinema ve tiyatro arasında daha sağlıklı bir iletişim kurulabilir. Diğer işlerden vakit kaldıkça tiyatro yapan değil, gerçekten tiyatro yapan mesleki bir duruş, ütopya konusu olmaktan çıkabilir.

Bununla birlikte, dışardan bir bakış açısıyla, bu örgütlenmeye şüpheci yaklaşmak için nedenler de yok değil. Bugüne kadar neler tartışılmış, hangi kararlara niçin ulaşılmış anlamak pek mümkün değil. Örgütün sitesine göz attığınızda ciddi bir belgeleme eksikliği göze çarpıyor. Tek çare, kısa haberler üretmenin ötesinde, örgütlenme sürecinde etkin ve kurucu roller üstlenmiş insanlarla uzun uzun söyleşmek. Ancak bu şekilde Oyuncular Sendikası’nın kısa tarihini öğrenmek mümkün görünüyor.

Sanıyorum en kritik karar, oyuncuların bağlı olduğu sanat alanlarından ve bu alanlardaki diğer emekçilerden bağımsız olarak kendi meslek örgütlerini kurmaları. Bu durumda, örneğin Sine-Sen gibi tüm sinema çalışanlarını kapsamaya çalışan bir yapının altının boşalması kaçınılmaz. Oyuncuları çalıştıkları sanat alanlarına göre de ayrıştırmak imkânsız hale geldiğinde, tiyatro alanı ile sınırlı TOMEB ya da TODER gibi örgütlerin varlığının tamamen anlamsızlaşması da kaçınılmaz.

Fransa’da uzun yıllar doktorluk yapan bir arkadaşım Türkiye’de mesleki örgütlenmeye dayalı sendikacılığın geliştirilmesi gerektiğini ve AB ile bütünleşme hedefi korunduğu sürece bu yönde gelişmelerin olmasını beklediğini söylemişti. Oyuncular Sendikası bu öngörüye uygun olarak, Avrupa’daki oyuncu sendikası deneyimlerini aktarması için çeşitli konukları ağırlıyor. Ayrıntılarına vakıf olamasak da kabaca bu bilgiye sahibiz. Orta sınıf tabanlı ve meslek eksenli sendika yapılarının Türkiye’de etkinlik kurma çabasına bakarak “su yolunu buluyor” demek belki acelecilik olur, ama “su yolunu bulmaya çalışıyor” diyebilmek için gerekli çıkışı en azından oyuncular yapmış durumda.

Artık kuruluşunu ilan etmiş ve yüzlerce oyuncunun desteğini alan Oyuncular Sendikası’nı kısa duyuru ya da haberlerle yetinerek gündem yapmak yeterli değil. Dönemsel olarak gerçek bir sosyal tabana dayandığı kolaylıkla tespit edilebilecek bu sendikanın, sanat alanındaki en ciddi örgütsel çıkış haline gelmesi mümkün.