Tarih: 08.05.2006
Yer: Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu
Katılımcılar: Kevork Türker, Cihat Ulus, Onur Cebe, Kemal Orgun, Metin Boran, Hamit Eskiçırak, Emrah Koyuncu
Moderatör: Ömer F. Kurhan
Organizatör: Ayşan Sönmez

NOT: Panel metni yayıma hazırlanırken, anlaşılırlığı arttırmak için Türkçe düzeltiler yapılmış ve katılımcıların talebi doğrultusunda içerikten belli bölümler çıkarılmıştır.

***

Ömer F. Kurhan:

Panelimizin konusu “Kültürel Çoğulculuk Bağlamında Alternatif Tiyatro”. Burada ‘alternatif’ sözcüğünü mutlaka kullanmak gerekir mi gerekmez mi tartışılabilir. Ancak Türkiye’nin mevcut durumu gözönüne alındığında ‘kültürel çoğulcu’ bir tiyatro kavrayışının zaten alternatif olduğu söylenebilir. Türkiye’de özellikle 2000’li yıllarda belirgin hale gelen bir geçiş sürecinin yaşandığı, sisteminse bu durumu içselleştirme sorunu yaşadığını söyleyebiliriz.

İlk bölümde konuklarımız bulundukları bölgelere dair bilgi verecekler. Ardından dinleyicilerin de katılımıyla güzel bir tartışma izleyebilme ümidindeyiz.

Öncelikle konukları tanıtalım:

Kemal Orgun, İstanbul Mezopotamya Kültür Merkezi’nde(MKM) kurucu roller üstlenmiş ve Kürt tiyatrosu alanında yazar, yönetmen, oyuncu olarak faaliyet göstermiş birisi.

Emrah Koyuncu, Mardin’de faaliyet gösteriyor. Türkçe tiyatro yapıyor ama kendisi Kürt. Oradaki tiyatro ortamı ve özel olarak kendisinin yürüttüğü faaliyetler hakkında ondan bilgi alacağız.

Onur Cebe, Diyarbakır’da 89-99 yılları arasında on yıl gibi uzun bir süre tiyatro faaliyeti yürütmüş bir isim.

Hamit Eskiçırak, İstanbul Ardeşenliler Derneği’nde amatör düzeyde Lazca ve Türkçe tiyatro yapıyor.

Metin Boran, Diyarbakır Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda kurucu roller üstlenmiş bir tiyatrocu. Diyarbakır’da hem Türkçe hem de Kürtçe tiyatro faaliyetlerine öncülük eden bir arkadaşımız.

Cihat Ulus, İstanbul Uzunyaylalılar Derneği’nde amatör çerçevede yürütülen Çerkesce tiyatro hakkında bize bilgi verecek.

Kevork Türker, Ermenice ve Türkçe tiyatro yapıyor.

Kemal Orgun:

Öncelikle merhaba. Ben Kürt tiyatrosu deneyimimizden önce, MKM’nin kuruluş nedenlerinden ve sürecinden bahsetmek istiyorum. Çünkü biz MKM’nin kuruluşu ile tiyatro faaliyetlerine başladık. 1991’e gelindiğinde Türkiye’de toplumsal bir alt-üst oluş yaşanıyordu. Bu, ağırlıkla Kürt halkı üzerinde olsa da, tüm Türkiye üzerinde, sosyal yaşamdan kültürel ve siyasal yaşama kadar heryerde kendini hissettiriyordu. 1991 Eylül’ünde bir grup Kürt ve Türk aydın öncülüğünde MKM kurulmuştur. Özelde inkar edilmiş, yasaklanmış bir halkın, yani Kürtlerin dilini, kültürünü, sanatını açığa çıkarma ve diğer kültürlerle buluşturma, genelde ise Mezopotamya’da yaşayan tüm halkların kültürü üzerine faaliyetler yürütme hedeflenmiştir. Kuruluşuyla birlikte başka birçok alan olmak üzere tiyatro faaliyetleri de başlamıştır.

Tiyatro faaliyetine ilk başladığımızda yaklaşık 20 kişi vardı. İşşizler, öğrenciler ve işçiler kadroda ağırlığı oluşturuyorlardı. O güne kadar ise Kürt tiyatrosu adına, sahne-salon ilişkisi açısından bir deneyim söz konusu değildi. Fakat sahne-salon ilişkisine götürebilecek kaynaklar vardı: Köy seyirlik oyunları, dengbêjler, çîrokbejler. Halk kendi şenliklerinde, özel günlerinde, düğünlerde, kışın uzun gecelerinde düzenlediği seyirlik tiyatrolarla ve çeşitli etkinliklerle bu kültürü yaşatıyordu. MKM’nin kurulmasıyla sahneye dönük faaliyetler başlamış oldu. Ancak belirtmekte fayda var: Salon-seyirci ilişkisi açısından, dilin kullanımı bakımından, sahne tekniklerinin kullanımı bakımından MKM’de başlayan tiyatro faaliyeti birçok açıdan yeni bir başlangıçtı adeta. Kürt tiyatrosunun başlangıcı ise biraz daha gerilere gidiyor. 1946’da Doğu Kürdistan’da, İran Kürdistanı’nda kurulan Mahabad Cumhuriyeti ile başlayan bir tiyatro faaliyeti söz konusu. Burada “Anavatan” (Dayîka Niştiman) isimli bir oyun, amatör düzeyde de olsa, hazırlanıyor ve sahneleniyor. Oyun uzun süre seyircisiyle buluşuyor. Fakat cumhuriyetin yıkılmasıyla bu faaliyetler de duruyor ve uzun bir sessizlik dönemi yaşanıyor, ta ki 1991‘de MKM’de tiyatro faaliyeti başlayana dek.

Mamoste Cemil adında bir çalıştırıcımız vardı. Öğretmendi ve bizle çalışmaya başlayana kadar sendikalarda tiyatro yapmıştı. Onun yönetiminde başlamış olduk çalışmalara. 1992’ye kadar MKM Tiyatrosu olarak faaliyetlerimizi sürdürdük. “Mişko” (Farecik) adlı bir fabl sahneledik. Ortaköy Kültür Merkezi’nde sahnelemiştik oyunumuzu. 1992’de Akdeniz’e bir turne düzenledik. İlk durağımız Adana’ydı. Orada biraraya geldik ve tiyatromuzun bir adı olsun, dedik. MKM Tiyatrosu olarak kalmayalım, başka bir isim bulalım kendimize diyorduk. Bir çok isim geldi gündeme, ama bir arkadaşımız “Teatra Jiyana Nû” ismini önerdi. “Yeni Yaşam Sahnesi” anlamına geliyor. 1992’den bu yana “Teatra Jiyana Nû” olarak çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.

Bugüne kadar kısa ve uzun perdelik olmak üzere kırkın üzerinde oyun sergiledik. Başlangıçta ajit-prop tiyatro yapmakta hemfikirdik. Daha çok sokakta, kitleler içerisinde, alanlarda tiyatro yapıyorduk. MKM binasındaki tiyatro alanı çok dar bir mekandı. İnsanın elini kaldırdığında dokunabileceği yükseklikte bir sahnede çalışıyorduk. Ama temelde iki düşüncemiz vardı: Bir taraftan ajit-prop tiyatro yaparken, diğer yandan tiyatronun tekniğini kendi bünyesinde barındıracak tarzda ulusal bir Kürt tiyatrosunu ortaya çıkarmak. Bu doğrultuda gelecek nesillere bir deneyim bırakmayı hedefliyorduk. Ancak bütün bunlar kolay değil. Özellikle 93’te baskının en yoğun olduğu dönemde biz yasaklı bir halkın, dilin, kimliğin tiyatrosunu yapıyorduk. Örneğin kitleler arasında ya da şenliklerde yapılan müziklerde oldukça ajitatif diyebileceğimiz sözler, replikler olmasına rağmen çok sorun olmuyordu. Ama iş tiyatroya gelince en basit bir konuyu bile seçmiş olmanız bir şeyi değiştirmiyordu doğrudan engelleniyordu. Tabii Kürtlerin tiyatro yapıyor olmasına da özel bir ilgi vardı.

Çok vaktinizi almak istemiyorum ama bir anımı anlatmak isterim. Bir Newroz günü Adana’ya oyun sergilemeye gitmiştik. Oyunumuzu sahneledik ve çıktık. Adana’nın yaklaşık 2-3 km. dışına çıktığımızda takip ediliyorduk. Fotoğraflar çekiliyor, arabanın etrafında dolaşıyorlar. Yapılacak birşey yoktu, geri döndük. Daha sonra Mersin’e geçtik. Üçüncü gösterimizde, gösteri yaptığımız yer üçüncü kattaydı ve beşinci kata kadar merdivenler doluydu, çevik kuvvet dizilmişti. Oyunun son 15 dakikasında salonun ışıkları yanmaya başladı. Seyirciden dışarı çıkmalarını bizden de sahneden inmemizi istediler. Biz oyunun son 15 dakikası olduğunu, ne yapılacaksa oyun oynadıktan sonra yapılmasını istedik. Dinlemediler. Seyirciler tek tek kimlik kontrolünden geçirilerek dışarı çıkarıldılar. Bizler de gözaltına alındık. Bizi üzerimizde kostümlerimizle emniyete götürdüler. Hani gözaltına alındığınızda kemerleri, ayakkabı bağlarını alırlar ya, bizim üzerimizde de şalvarın bel kısmına bağlı bir ip var. Birisi o ipi çekmemi, çıkarmamı istedi. Hayır, çekemem dedim. Çünkü çekersem düşer. Israrla çekmemi istedi. Ben de çektim ve çekmemle düşmesi bir oldu. Kaldır, kaldır diye telaşlandı hemen. Şalvarı belin uzun yerinden kıvırıp bağlayarak geçirdik o gece. Neyse uzatmayalım, bize oyunu Kürtçe olması sebebiyle anlamadıklarını Türkçeye çevirmemiz gerektiğini yoksa bırakmayacaklarını söylediler. Bizim iddiamız ise şuydu: Biz Kürtçe tiyatro yapıyoruz. Eğer dava açacaksanız oyunumuz Kürtçe ve siz de Kürtçe bir oyuna dava açın. Ama dava açmak istemiyorlardı. Çünkü mahkemelik olsa bile Kürtçe’yi muhatap almak istemiyorlardı.

Her tiyatro yapısının yaşadığı sorunlar benzerlikler olmakla birlikte farklılıklar da gösteriyor. Kürt Tiyatrosu’nun yaşadığı sorunlar çok parçalı ve çok çeşitlidir. Bunun en büyük nedenlerinden biri dörde bölünmüş ve aralarına sınırlar konulmuş bir halk olması olarak gösterilebilir. Her parçada ayrı ayrı özgün sorunlar olduğu gibi bir bütün olarak da çok yönlü sorunlar vardır. Mesela dil sorunu, fikir altyapısı sorunu gibi sorunlar vardır. Profesyonel çalışmalar örgütlenemediği için gerekli koşulların oluşamaması gibi sorunlar vardır. Herşeyden önce baskı altındadırlar. Rahat değiller yani; şu an bile rahat değiliz. Şu anda Dario Fo’nun “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü” adlı oyununu Kürtçeye çevirip onun üzerinde sahneleme çalışmaları yapıyoruz. Ama sergileyeceğimiz salonumuz yok. Bu toplumda Kürt olarak her vatandaşın yerine getirmesi gerekenleri yapmamıza rağmen her vatandaşa tanınan haklar bizlere tanınmamakta. Şehir ve Devlet Tiyatroları’nın salonları Kürt tiyatrosuna kapalıdır. Ama bu salonlar sonuçta Kürtlerin, Çerkeslerin, Lazların, Türklerin vergileriyle oluşturulmuştur. Bu bile bu işi yapmanın zorluklarını ortaya koymaktadır.

Eğer panele de adını veren ‘kültürel çoğulculuk’ anlayışı toplum içinde hayat bulmazsa, kültürel birlik gerçekleştirilemezse bir arada yaşamanın koşulları yaratılamaz diye düşünüyorum. Her anlayış insanı farklı tanımlayabilir ama ortak bir tanım vardır ki ‘insan kültürel bir varlıktır’.

Emrah Koyuncu:

İyi akşamlar. Mardin’in Kızıltepe ilçesinden geliyorum. Neden Kızıltepe, onu ben de bilmiyorum. Üniversiteden, farklı farklı tiyatrolardaki deneyimlerden sonra Kızıltepe’ye geçtim ve orada Eğitim Sen’le ortaklaşa bir çalışma yaptık. Bu çalışma sonrasında oradaki potansiyeli gördük; hem tiyatro yapmak isteyenler hem de tiyatro izlemek isteyenler, tiyatroyu merak edenler vardı. Bu belki orada kalmam için en büyük neden oldu. Sonra kendimizin oluşturduğu Etkin Sanat Merkezi’nde yaklaşık 4 yıldır oyunlar yazıp, yönetip, oynuyorum.

Elbette çok sorun var ama bunları anlatmaya gelmedim. Öncelikle çokkültürcülük konusuna değinmek istiyorum. Bir kere bu çokkültürlülük çok renklilik durumu nerededir? Az önce Kemal Bey’in de bahsettiği gibi çok da rahat bir durum değil bu. Varolan egemen kültür, bu anlayışı kendisine çok yakın bulmuyor. Sadece onun belirttiği zemin üzerinde ve sınırlar içerisinde hareket edilmesini istiyor. Ben bir Kürt olarak, Kürt tiyatrosu ya da Kürt aydınları açısından ele alabilirim bu durumu. Çünkü çok fazlasını da bilmiyorum. Belki de en büyük sorun varolan sistem. Devlet bir kenara, acaba Türk aydınları kendi içerisinde varolan farklı kültürleri tanımaya çalışıyor ve kabul ediyor mu? Ben çok ekstra bir şeyler görmedim. Kürt edebiyatını, sanatını, tiyatrosunu anlatan araştırmalar yapıldı. Kaç kişi bunları merak ediyor? Bunlar neler yapıyorlar, nelerden besleniyorlar gibi sorulara yanıt arıyor, araştırmaya çalışıyorlar mı? Burada bir inatlaşma durumu da var. Varolan sistem sizi merak etmeyeceğini ve hep öteki olarak göreceğini söylüyor. Bu işleri yapanlar da, hayır, sen bizi bu kimliğimizle tanıyacaksın, diyor.

Peki tiyatro bu anlamda neye muktedir, ne yapabilir, neye alternatif olabilir? Sadece varolan kültürü (bu Kürtçe, Ermenice ya da diğer dillerde olabilir) sahneye taşır, tekrar renk katarsın, ileriye taşırsın. Tiyatro buna muktedirdir. Ama çok da fazla birşey yapabileceğini düşünmüyorum. Dili tutacaktır, kaybolmasını engelleyecektir. Varolan kültürü de tutacaktır. Tiyatro kültürden etkilenmez, sadece varolan kültürü gösterir. Bu kültürü sonraya taşıyacaktır.

Tiyatro neye muktedir, sorusu için ikinci birşey... Alternatif tiyatroyu ele alırken egemen tiyatroya da bakmak lazım. Günümüzde artık bilgisayarlar, televizyonlar var. Sosyal bir sanat tarzı olmaya başladı herşey. Herşey hızla görselleşiyor, şov dünyasına dönüşüyor. Yani insan kavramı ortadan kalkıyor. İnsanın o insani tarafları ortadan kalkmaya başlıyor. Bunu güzel sanatlarda görebiliyosunuz, sinemada görebiliyorsunuz. Peki tiyatro ne yapıyor? Hâlâ insanı baz alarak, onu sahne üzerinde en canlı haliyle, varolduğu biçimiyle anlatıyor. Tiyatro belki bu anlamda bir alternatif olabilir.

Onur Cebe:

Herkesi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Diyarbakır’da neler oldu? Bir anlamda belli bir dönemi anlatmak gerekiyor. Diyarbakır aslında Türkiye’nin diğer yerlerinde yaşayan insanların anlamakta, kavramakta ya da sosyal yaşantısını, kültürel düzeyini bilmekte çok yabancı kaldığı bir şehir. Tabii ki ana haber bültenlerinde ya da ekonomi ile ilgili toplantılarda şiddetle ya da benzeri şeylerle anılan Diyarbakır isminin dışında konuşuyorum. Bunu bir anlamda Diyarbakır’a yapılmış büyük bir haksızlık olarak da görüyorum. Bakın orası öyle değil, şiddetin baskın olduğu bir yer değil... Gençler konserler düzenliyor... vb. Buna benzer şeyler de söylemeyeceğim. Bunların dışında Diyarbakır’ın bilinmeyen bir geçmişi, gizi, büyüsü var. Bu sadece çok zengin bir kültürü ve tarihi barındırmasıyla ilgili değil. Cumhuriyet öncesi ve sonrası kültür-sanatın, tiyatronun, sosyal yaşamın en iyi örneklerinin görüldüğü, kent yaşamının çok iyi sürdürüldüğü bir şehirdir Diyarbakır.

Ben kendimle ilgili kısmıyla konuşacağım. 85-86 yıllarında üniversiteye yeni başlamış birisiydim. 12 Eylül’den henüz çıkılmış bir ortamda, tiyatro ya da başka faaliyetlerin sürdürülmesi için biraz erken bir zamandı. 85-86 için bunların başladığı zamandı diyebiliriz. Tiyatro, her yerde olduğu gibi esasında bende de üniversitede teşkil etti. 12 Eylül silindirinin etkisinin geçtiği süreçten sonra bir hareketsizlik, bir atalet vardı. 86’dan sonra Diyarbakır’da çok ciddi bir hareketlenme başladı. Gençliğin, üniversitelerin 12 Eylül sonrası yeniden politizasyon sürecine girmesi, akademik ortamın biraz daha siyasallaşması ile birlikte oluşan hareketlilikten nasibini aldı Diyarbakır.

Tiyatro alanında önce özel tiyatrolar kendini gösterdi. Üniversite öğrencilerinin ve Diyarbakır’dan (ismini telaffuz etmeden geçemeyeceğim) Cuma Boynukara’nın kurduğu “Diyarbakır Sanat Tiyatrosu” ile birlikte, Diyarbakır 80 sonrası tiyatroya yeniden merhaba dedi. Bundan sonrasında tiyatro hemen hemen hiç durmadı ve çok hızlı gelişti. Biz de o zamanlar bazen Diyarbakır Sanat Tiyatrosu içinde, bazen dışında birşeyler yaptık.

1988 senesinde Diyarbakır’da Devlet Tiyatrosu kuruldu. Devlet Diyarbakır’daki potansiyeli gördü ve bir kültür sarayı inşaa etti. Kültür sarayından sonra Diyarbakır’da Devlet Tiyatroları’nın Yedinci Bölge Müdürlüğü kuruldu. Kurulmasıyla birlikte sosyal hayata biraz daha canlılık getirdi. Herşey çok iyiydi. Tiyatro büyük ilgi topladı. 89-90 yıllarında Diyarbakır’ın seyirci sayısı bir oyunda, turnelerle birlikte (sıkı durun!) 120 bindi. Bu tiyatro açlığından mı kaynaklanıyordu? Hayır. Tiyatro seyircisi zamanla seçer oldu. Seçen, eleştiren, beğenen, beğenmeyen bir seyirci kitlesi kendini gösterdi. 90-91’lerde özellikle Diyarbakır Devlet Tiyatrosu çok iyi işler yaptı. Türkiye’de duyulmuş birçok tiyatrocu Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nun mutfağından geçti. Başta Işıl Kasapoğlu ve İstanbul’da tanıdığınız birçok iyi oyuncu Diyarbakır’dan geçti.

93’ten sonra işlerin seyri değişti. OHAL’in ve TMY’nin etkisinin daha da hissedilmesiyle, biraz acımasızlaşmasıyla diyelim, tiyatro gitgide kısıtlandı. Bu arada 1990’da, Diyarbakır Şehir Tiyatrosu kuruldu. Şehir Tiyatrosu da varolan bir dinamiğin sonucuydu. Diyarbakır Şehir Tiyatrosu dönemin sosyal demokrat belediye başkanı Turgut Atalay’ın girişimiyle kuruldu. Çok küçük çapta, amatör olarak varlığını sürdürmekte. OHAL ve TMY çok büyük bir darbe oldu. Bizler açısından verimli bir dönem geçirildi, ama özellikle 96-97’den sonra peşpeşe yasakların başladığı bir dönem yaşandı. OHAL kanunu bu yasaklar için yeterli bir nedendi. Turne yapamıyosunuz, turneye gittiğinizde ciddi problemlerle karşılaşıyorsunuz ya da oyunlarınız yasaklanıyor. Polislere geniş yetkiler verilmişti. Kemal, MKM’nin yaşadığı şeylerle ilgili traji-komik şeyler anlattı. Bunların benzerleri Diyarbakır’da sayısız ölçüde yaşandı. Ancak tiyatro, tarihin getirdiği o antik tarafını, kent yaşantısını sanata dönüştürmeyi, kültürle yoğurabilmeyi, yeni bir yaşamı ya da yaşamdan zevk almayı, mutlu olmayı... vs. Diyarbakır bunları tiyatroda yaratabilmeyi başardı.

Ancak bugünkü Diyarbakır için bunlardan bahsetmek çok mümkün değil. Çünkü o eski Devlet Tiyatrosu kalmadı. Devlet Tiyatrosu şu anda bir müstemleke tiyatrosu olarak, sömürge tiyatrosu gibi devam ediyor. Devletin bayrağının dikili olduğu her yer devletindir mantığıyla çalışan bir kurum. Şehir tiyatrosu yerel dinamiğin oluşturduğu bir hareket olmasına rağmen ciddi anlamda birşey yapamamakta. Tablo gitgide kararmaktadır. Özellikle TMY’nin yeniden gündeme getirildiği şu günlerde, bu durum tiyatrocuları da etkileyecektir. Bir polis memuru, ben bu oyuna izin vermiyorum, diyebilecek. OHAL yasasında, şiddete karşı alınacak tedbirler, diye bir başlık var. O başlık altında tiyatro, sinema gibi etkinlikleri denetleyebilmek, kontrol etmek ve gerektiğinde yasaklayabilmek, gibi bir madde var. Şimdi bu, bütün Türkiye’de uygulanabilecek hale getiriliyor. Sonumuz hayırlı olsun diyelim. Yasaklarla çok fazla zaman kaybedilmesinden yana değilim. Bu biraz dertli bir bakış açısı olabilir. Elbette mücadele edilecek, karşı durulacak, ama Türkiye bu anlamda çok değişecek bir ülke gibi görünmüyor. Devlet yapısı değişmeyi kabul etmiyor.

Hamit Eskiçırak:

Lazların tiyatrosunu temsilen buradayım. Bizim tiyatromuz tamamen amatör olarak yola çıkmış ve hala amatör olarak, kendi çapında faaliyet gösteren bir grup. Ardeşenliler Derneği çatısı altında beş kişiyle yola çıktık ve yapabilir miyiz diye kendimize sorduk. Önce dernek çatısı altında sosyal aktivite olarak düşünülen bir işti tiyatro. İkinci oyunumuzdan sonra şuna karar verdik: Tamamı Lazca bir tiyatroyu, İstanbul’da olduğumuz için, izleyici bakımından kaldıracak bir yapı yok. Fakat şiveyle, Rize, Artvin gibi Lazların yaşadığı bölgelerde kullanılan Türkçe şiveyle ve Lazca kelimelerle bir tiyatro yapabilir miyiz? İstanbul’da oynadığımız oyunlarda kullandığımız kelimelerin @’ı Lazca `’ı şive ile. Bu şekilde 1999 yılından bugünlere kadar geldik. Son bir buçuk yıldır bazı nedenlerden dolayı ara verdik. Eylül itibarı ile tekrar başlayacağız. Hiç beklemediğimiz bir şekilde, gerek Lazlardan gerek onların arkadaşları, komşuları olup bizleri izleyenlerden bayağı olumlu tepkiler almaya başladık. 2003 yılında grup olarak, o yıl Ankara’da ETHOS tarafından ikincisi düzenlenen Uluslararası Tiyatro Festivali’ne katıldık. Hem yurt içinden hem yurt dışından grupların katıldığı bu festivalde oldukça olumlu tepkiler aldık.

Oyunlarımız daha çok bizim bölgemizde yaşanan olayların derlendiği oyunlardır. Lazlar bütün esprilerin, fıkraların kaynağı diye bilinir; hiç abartısız doğrudur. Orada yaşanan sorunları da ele almaya başladık; çaktırmadan eleştirmek gibi… Nedir oradaki belli başlı sorunlar? Örneğin şu anda Türkiye gündeminde olan Karadeniz otoyolu; sahilde Karadeniz diye denize girebilecek bir yer kalmadı; kayalık deniz haline geldi. Bunun haricinde, 1990’ların başında Rus kapısının açılmasıyla sadece Rus Kapısı açılmadı; bizim memleketteki insanlar da kendi kapılarını açmaya başladı. Aileler yıkılmaya başladı; çünkü kapalı bir kutuyu açıyorsunuz. Bunun dışında, Karadeniz’in en büyük sorunu kanser. Kendi çevremden biliyorum, son on yılda ölen insanların