" Geçmiş servete değil gelecekte beklenen nakit akışlarının bugünkü değerine dayanan bu olağanüstü finansman kabiliyeti Amerika’nın servet yaratmadaki dinamik yaklaşımının tam merkezindedir” Edelstein, R ve Paul, J.M. Avrupa’nın yeni bir finansal paradigmaya ihtiyacı var. Wall Street Journal Europe, 12-13 Haziran 1998. Balıkçı ve Gergedan’dan alıntılanmıştır.   

Finansal ya da ekonomik konular üzerine yazanlar bırakın yayılan bir krizin tam ortasını, işlerin en iyi olduğu zamanlarda bile nadiren bu alanın temel konularını açıklamaya ya da ispatlamaya lüzum görürler. Nedir bu ‘finansal araçlar’, vadeli işlemler, opsiyonlar, takas işlemleri? Neye yararlar ve olan bitenlerin tehlikesini nasıl artırdılar? Finans ve “reel ekonomi” arasındaki ilişki nedir? Bu ilişkide yanlış olan şey tam olarak ne? Olaylar o kadar hızla gelişiyor ki, bunlar üzerinde anlatılan hikâyeler çok nadiren bitip temel konuları açıklamaya geçiliyor.

Şansımıza zaman zaman nadir istisnalar da oluyor. Eric Briys ve Francois de Varenne tarafından yazılan bir kitap, Balıkçı ve Gergedan: Uluslararası Finans Gündelik Hayatımızı Nasıl Şekillendirir? [1] (Orijinal Fransızca baskısı 1999 yılında La mondialisation financiere: Enfer ou Paradis? adıyla yayınlanmıştır) bize finansal ekonominin nasıl çalıştığını ve neden bu kadar muhteşem bir şey olduğunu öğretir. Kitapları yayınlandığında ne 2003 borsa çöküşü, ne Enron’un yıkımı, ne Irak savaşı, ne petrol ve gıda krizi ne de bugünkü konut kredisi krizi yaşanmıştı. Kitap çıktığında Briys ve de Varenne Deutsche Bank’ta çalışıyorlardı. Daha önce her ikisi de  Merrill Lynch (artık yok, Bank of America’ya satıldı) ve Lehman Brothers (artık yok, büyük kısmı Barclays’a satıldı) şirketlerinde çalışmıştılar. Kitabı kaleme alanlar mükemmel yazarlar. Nadir görülen muhteşem bir şey vermişler: uygulandığı zaman ne kadar zararlı olduğu kesinlikle kanıtlanmış fikir ve tutumların, pratisyenleri tarafından yapılan açık ve kendinden emin bir açıklaması.

Briys ve de Varenne kitaplarını bugün herkesin aklında olan bir soruyla başlatırlar:

“Finansın küreselleşmesi bizi cennete mi cehenneme mi götürüyor? İçinde yaşadığımız bu ekonomik sistemden korkmalı mıyız? Finansal piyasalar ve bu piyasaların meşhur türev ürünleri bizi ürkütmeli mi? Dünya ekonomisinde birbiri ardınca çöküşlerin olduğu bir domino etkisi olasılığı ödümüzü koparmalı mı? Kısaca, Frankenstein gibi artık daha fazla kontrol altında tutamadığımız ve geleceğimize daimi tehdit oluşturan yaratıklar mı yarattık?”

Yazarların cevabı hayır. Benim cevabım ise evet. Önce kitaplarında verdikleri dersleri özetleyecek, sonra da dünya görüşlerindeki problemi tanımlayacağım.

Risk yönetim becerisi

Vadeli işlemler sözleşmelerini açıklamak için kullandıkları kıssa, balıkçının (kitaplarında bir adam olarak geçer) hikâyesidir.

Bir balıkçının işinde pek çok becerisi vardı, yelken açar, denizde seyreder, fırtınaların ve kazaların üstesinden gelir, balık yakalayıp yüküyle limana dönerdi. Bu balıkçı işinde rastlanan fiziksel güvenliğiyle ilgili riskleri almaya ve yönetmeye aşinaydı. Bununla birlikte, bütün bu risklerin ve becerilerin üzerine, yakaladığı balıkların fiyatının belirsizliği konusunda endişe etmesi de gerekiyordu. Balıkları pazara getirdiğinde ya balık akını olmuşsa ve balıklarını çok düşük, masraflarını bile çıkaramayacağı kadar düşük bir fiyata satmak zorunda kalırsa? 

Balıkçı bu riski bir vadeli işlem sözleşmesiyle güvence altına[2] alabilir. Eğer uzlaşılan bir fiyata alım yapacak bir alıcı bulabilirse, balıklarını daha yakalamadan önce satabilir. Bu durumda belirli miktarda bir balığı belirli bir zamanda ve belirli bir fiyata teslim etmeye anlaşacaktır.

Böyle bir sözleşmeyi balıkçıdan kim alır? İki tür kişi alabilir. İlk tür müşteri başka bir iş, mesela balık konservesi işi yapan kişidir. Konserve fabrikası düzenli bir balık akışına ihtiyaç duyar. Balıkçı fiyatların düşmesi riskinden endişe ederken, konserveci ise daha çok, ihtiyaç duyduğu zamanda hiç balığın gelmemesinden kaygılanır. Bu nedenle, balıkları olabilecek en ucuz fiyattan almaya çabalamak yerine, ihtiyaç duyduğu kadar balığı ihtiyaç duyduğu zaman alabileceğini biliyor olmak için ekstra bir para ödemeyi kabul edecektir. Balıkçı ise balıklarını satabileceği olası en iyi fiyatın daha altında bir fiyata işlem yapmayı kabul edecektir çünkü bu şekilde fiyatın kabul edebileceği düzeyin daha altında olmayacağını garantilemiş olacaktır. Her iki taraf da kazançlıdır ve daha önemlisi her ikisi de artık en iyi yapabildikleri işe odaklanabilecektir: balıkçı balık yakalamaya, konserveci ise balık konservelemeye.

Balıkçının sözleşmesini kabul edebilecek ve balıkları daha yakalanmadan satın alabilecek ikinci tür kişi ise spekülatördür. Konserveci sözleşmeyi bir ihtiyaçtan, düzenli balık tedariki ihtiyacından yaparken, spekülatörün aslında balıkla bir ilgisi yoktur. Sadece balık fiyatlarının kendi ödediğinden daha yüksek olacağına dair bahse girmektedir.  Spekülatör sadece dönüp balığı bir başkasına satabilmeyi ummaktadır. Finans alanında eğitimsiz birine bu durum sanki bir kumarmış ve spekülatör herhangi bir değer yaratmıyormuş gibi görünebilir. Fakat spekülatör toplumsal bir hizmet sağlamakta ve bir becerisini sunmaktadır. Balıkçının becerisi balık yakalamaktır. Spekülatörün becerisi risk yönetmektir. Her ikisi de en iyi yaptıkları işe odaklandıklarında her ikisi de kazançlı çıkar. Toplum da genel olarak kazanır. Yani yine herkes kazanır.

Monte Carlo stratejisi ve regülasyonun önemi

Yani, finansçılara göre, spekülatör reel ekonomi üzerindeki bir asalak değil, risk yönetiminin uzmanlaşmış işlerini yaparak herkese yardım eden bir kişi, neredeyse bir azizdir. Spekülatör bu risklere girerek kâr etme fırsatı yakalar.

Spekülatör başka birilerinin parasını kullanmadığı sürece bu dünyada her şey iyidir. Kitabın bir sonraki kıssası ise kör inci avcısının hikâyesidir. Tıpkı balıkçılar gibi, bu inci avcıları da inci taşıyan istiridye bulmak için deniz tabanında yüzerek büyük bir riske girerler. Neredeyse hepsi bir zaman sonra görme kabiliyetlerini yitirirler. Neyse ki çalışan inci avcılarının bir tür yardımlaşma organizasyonu vardır ve her avın belirli bir kısmı kör olan inci avcılarının bakımı için ayrılır. Çalışan inci avcıları da iş göremez hale geldiklerinde kendilerine bakılacağından emin olarak işlerindeki fiziksel risklere daha rahat girebilirler.

Peki ya inci avcıları bunun yerine paralarını birleştirip bir bankacıya verselerdi? Bu bankacı balıkçılardan 9.000 dolar alır ve onlara anaparalarını ek bir miktar faizle geri ödemeyi taahhüt eder. Balıkçıların 9.000 dolarını alıp üzerine kendi 2.000 dolarını da koyarak elindeki 11.000 dolar ile Monte Carlo’da bir kumarhaneye gider. Kumarhanede kırmızıya 1.000 dolar (kendi parası) siyaha da 10.000 dolar (9.000 dolar balıkçıların, 1.000 dolar kendi parası olmak üzere) yatırır.

Şimdi, eğer siyah gelirse 20.000 dolar bankacı kazanmış olur, balıkçıların parasını faiziyle öder, kendi 2000$ parasını alır ve muazzam bir kar elde ettiği için bir finans dehası olarak görülür.

Eğer kırmızı gelirse, balıkçıların bütün parasını kaybetmiş fakat kendi 2.000 dolarını korumuş olur. Şimdi dönüp balıkçılara “üzgünüm ama paranızı artık geri ödeyemeyeceğim” der ve yürüyüp gider. Yaptıklarını bir şirket adına yapmış olduğu için sorumluluğu sınırlıdır ve kendi şahsi parası güvence altındadır. Muhtemelen hapse girmeyecek ve eğer bankası yeterince büyükse hükümet tarafından kurtarılacaktır.

Aslında bu bankacının bir hizmet vermesi gerekiyordu: inci avcılarının varlıklarının, reel ekonomi içinde kendisinin ve müşterilerinin paylaşacağı en yüksek getiriyi sağlayacak en etkin şekilde kulanımına yardımcı olmak. Bunun yerine (hükümetin suçu olan) müsamahakâr ortamı bir Monte Carlo stratejisine girmek için kullandı. Başkalarının parasıyla birlikte iflas etti, kendi başının çaresine bakarak ortadan kayboldu.

Finansın savunucuları, hükümet bu şekilde davranan bankacılara kefil olarak müsamahakâr bir ortam yarattıkça bu krizlerin yaşanmaya devam edeceğini iddia ederler. Bunun yerine, hükümetlerin, bankacıların ve sigortacıların bu araçları serbestçe ve sorumlulukla kullanmalarını teşvik edecek düzenleyici bir ortam sağlaması gerekir. Ya da başka bir seçenek olarak tasarruf sahiplerinin bankalarının batması durumunda kendi tedbirleri dışında hiçbir güvenceleri olmadıklarını bilmelerini sağlayacak denli finans alanındaki denetimleri kaldırmalıdır. Bu sayede banka mudilerinin bir gözlerinin sürekli bankalarının üzerinde olmasını için bir nedenleri olur – hükümetin olduğu bir sistemde olmayan bir neden. Yazarların gözüyle bankacı ve inci avcıları kıssasındaki problem, balıkçıların kendilerini güvence altına alacak (hedge) bir finansal araç kullanmamış olmalarıdır!

İnci avcıları bankacıya güvenmek yerine bir kredi riski takası [2] aracılığıyla sigorta yaptırarak yıkımdan kurtulabilirlerdi. Paralarını yine bir bankacıya (bu sefer daha önceki sorumsuz kumarbaz bankacıya değil) verebilirlerdi fakat bu kez bir başkasına bir dizi düzenli ödeme yapmaları gerekir. Bu kişi, yani satıcı, bu ödemeleri alacak, fakat bankacı iflas ederse inci avcılarına varlıklarının bedelini (9000 dolar) ödeyecektir. İnci avcıları paralarına daha düşük bir getiri almayı kabul ederler ama bir takas satın aldıkları için bankacının iflas etmesine karşı sigortalanmış durumdadırlar. Reel ekonomiye hizmet edilmiş, inci avcıları sigortalanmış ve risk yönetilmiş durumdadır.

Briys ve de Varenne, opsiyon sözleşmelerini 1298’de yaşayan Cenovalı tüccar Zaccaria kıssasıyla açıklarlar. Bu becerili tüccar Aigues Mortes’den Borges’e şap sevkiyatı yapacaktır. Zaccaria’nın hem Borges’te bağlantıları hem de bir gemi kiralama imkânı bulunmaktadır. Aynı zamanda denizlerde çıkan fırtınalardan ve muhtemel korsan saldırılarından da haberdardır. Bu nedenle şapını Suppa ve Grilli ortaklığına satar. Ortaklar da Zaccaria’ya eğer sevkiyat Borges’e ulaşırsa malı geri satın alma hakkını satarlar.

Suppa ve Grilli eğer gemi Borges’e ulaşırsa kâr edecekler fakat gemi batarsa bütün yatırımlarını kaybedeceklerdir. Bu arada Zaccaria kendi risklerini teminat altına almıştır. Eğer gemi Borges’e ulaşamazsa sevkiyatı zaten Supa ve Grilli’ye sattığı için küçük bir kâr elde eder. Eğer gemi Borges’e varırsa malı geri alıp Borges’te daha da yüksek bir fiyattan tekrar satarak daha yüksek bir kâr elde edecektir. En iyi bildiği işe, malları sevk edip satmaya, odaklanabilirken Suppa ve Grilli’nin de en iyi yaptıkları işe, risk alıp bunun üzerinden bir prim elde etmeye odaklanmalarına izin verir.

Reel ekonominin zalimliği

Fakat şimdi yaptıkları opsiyon sözleşmesi tarafından bir sigortacı durumuna getirilen Suppa ve Grilli’nin kendilerine ait başka bir problemleri oldu. Geminin batmayacağına dair bahse giriyorlar. Kendi üzerlerindeki riski yönetmelerinin yolu pek çok gemi için pek çok bahse girmeleridir. Bu gemilerin bazıları batar ve para kaybederler fakat pek çoğu da hedeflerine salimen ulaşır ve bu şekilde kârlı çıkarlar. Talep ettikleri primleri gemiler için öngördükleri riske göre belirlerler.

Aynı problem, inci avcılarını bankacılarının iflas etme riskine karşı sigortalayan takas sözleşmesinin “satıcısı” için de geçerlidir. Bir iflas durumuna karşı bahse girmektedirler ve böyle bir iflas olduğunda kaybedecekleri para kendi paralarıdır. Spekülatördürler. İşleri riski yönetmektir. Daha iyi nasıl olsun?

Finansın savunucuları için bu sorunun cevabı hep riskin kaynağıyla ilgilidir. Ve riskin kaynağı finansal ekonomiden değil reel ekonomiden, Briys ve de Varenne’nin adlandırdığı şekilde “reel ekonominin zalimliğinden” gelir. Bu zalimlik özellikle hava durumunu, bunun yanda muhtemelen yaşamın dayandığı zalim biyolojik sistemleri, yer altında yalnızca bu kadar petrol olmasını zulmünü ve benzerlerini içerir. Finansal ekonominin yapabilmemizi sağladığı şeyin bu zalimlikten kurtulmamız olduğunu iddia ediyorlar.  Türev araçlar kullanılarak riskler sadece doğru kişilere aktarılmakla kalmaz, aynı zamanda zaman içerisinde hareket ettirilerek gelecekteki doğru zamana da taşınırlar! Takas sözleşmelerinin başka takas sözleşmeleriyle alınıp satılmasıyla, borçların yeniden gruplanıp varlık olarak yeniden satılmasıyla, bu varlıklar üzerinde türev ürünler satarak riskler piyasa tarafından belirlenen en uygun yere yerleşinceye kadar hareket ettirilebilir. Yazarlar bu zalimlikten başarılı bir şekilde kurtulabilen iş alanları arasındaki iki örnek durumdan bahsederler: Enron ve ipoteğe dayanan menkul kıymetler[4]. Enron’un getirdikleri yenilikleri şöyle tarif ederler:

“Peter Tufano Enron’un cesur hamlesini şöyle tarif ediyor: ‘Vizyonları alıcılar ve satıcılar arasında her iki tarafın da istemedikleri riskleri dağıttıkları bir arabulucu hizmeti sağlayan “gaz bankası” yaratmaktı.’ Bu hamle, ne kadar cesur olsa da oldukça akılcıydı. Aslında Enron’un temel varlığı doğal gaz pazarı üzerinde arama çalışmalarından dağıtıma kadar uzanan derin bilgi birikimiydi. Yeni nesil Enron ürünleri böyle doğdu. Enron Capital and Trade Resources doğal gaz üreticisi ve dağıtıcısı konumundan doğal gaz fiyatlarının dalgalanmasını yöneten bir gaz bankası haline geldi. Bu mutasyonun çok uzak erimli etkileri vardı. Her şeyden önce metan molekülü artık anonim bir şey değildi, Enron’un mihenk taşıydı. İkincisi Enron taahhütlerini yerine getirmekte herhangi bir başarısızlık yaşamamak için doğal gaz fiyat riskini yakından izlemeye ve alıp satmaya uygun bir şekilde donandığından emin olmalıydı. Bunu sağlayabilmek için şirket gerekli teknoloji ve insan kaynağı sermayesine milyonlarca dolarlık yatırım yaptı. Yine de, eğer ortada emtia türevleri olmasaydı bu hikâye bir başarı öyküsü olamazdı. Enron bugün hâlâ kendini nasıl yeniden tanımlayabileceğini düşünürken müşterileri fiyatların istikrarlı seyretmesi için dua ediyor olurlardı… Açıkça kullanabilecekleri alınıp satılabilir risk ne kadar fazlaysa, ürünlerin oluşturulması o kadar etkin olmaktadır” (sf 96-97)”

Enron’un “cesur hamlesi” güncel ve gelecekteki varlıkların hesaba alınıp gelecekteki maliyetlerin alınmadığı muhasebe sahtekârlıklarına dayalıydı. Örtbasla, söğüşlemeyle ve mahkûmiyet kararlarıyla bitti.

İpotek piyasasındaki yenilikler hakkında da söyledikleri şey şudur:

Birleşik Devletler’de ticari bankalar ipotekli kredi piyasasından zaman içerisinde kademeli olarak dışarı sürüldüler. Bu bankaların ipotek işlerinin büyük bir bölümü finansal piyasa operatörleri ve uzman yatırım bankaları tarafından yutuldu. Bugün ipotekler fiyatların çıkmakta olduğu bir ipoteğe dayanan menkul kıymetler piyasasında alınıp satılıyor. İşin özünde, ipotekli kredilerin finansmanı geleneksel efendisinden kurtulmuş ve ‘başına buyruk’ bir hale gelmiştir. Bu menkul kıymetleştirme [securitisation] olarak bilinen süreçtir. Bugün kapsamında taşıt kredileri, kredi kartı borçları ve müzik eser hakları var… Bireyler ve tüketiciler olarak daha iyi bir noktaya varacağız çünkü ihtiyaç duyduğumuz ve istediğimiz ürün ve hizmetleri sağlamada daha etkin olan finansal kurumlarla muhatap olacağız.” (Sf. 91-92)

Ticari bankaları rekabette geride bırakan “finansal piyasa operatörleri ve uzman yatırım bankaları’ bugün ya ortadan kaybolmuş ya da rekabette dışarı attıkları ticari bankalar tarafından satın alınmış durumdalar. Çünkü bu ticari bankaların kendi mudilerinden kaynaklanan fonları var. Taşıt kredilerinin, kredi kartı borçlarının ve müzik eser haklarının kıymetleştirilmesine gelirsek, bunların sonuçları henüz ortaya çıkmış değil.

Finansal ekonomiye karşı görüşler

Sekiz yıllık finans yanlısı bir ekonomi kitabını değerlendirmekteki amaç, düşmüş bankacılara bir tekme atmak ya da nefes almadan ortaya koydukları iddialarının, gerçek olaylar ne kadar yanlış olduklarını ortaya çıkardığında kulağa ne kadar saçma geldiğini göstermek değil. Tam tersine. Tarihi ve siyasi hafızalarımız aslında oldukça kısadır. Finansal hafıza ise daha da kısa. Oysa bu argümanlar ve bu argümanlar tarafından haklı çıkarılan finansal araçlar hâlâ ortada. Bunların itibarını mümkün olduğunca  düşürmek için bundan daha iyi bir zaman olamaz. Briys ve de Varenne’in iddialarının iflas etmesinin dört ana nedeni var.

Birincisi başarısızlığa uğrarlar çünkü finansal ekonominin karmaşıklığını çok abartırlar. Bu karmaşıklık gerçek olmaktan ziyade yapmacık bir karmaşa, finansal araçlar da karmaşık olmaktan çok anlaşılmazdır. Yazarlar retorik soruyu sorarlar: “Herhangi biri neye dayanarak karmaşık gerçek dünya problemlerini çözen karmaşık bir finansal sözleşmenin, bir uçak kanadının ya da mikro işlemcinin hak ettiği gibi, derinlemesine bir bilimsel muameleye tabi olmayı hak etmediğini bekleyebilir? Yalnızca cehalet böyle bir iddiada bulunabilir” (Sf.76)

Hakikatte ise, uçak kanadı ve mikro işlemciler ekonomiden çok daha iyice anlaşılmış sistemlerle uğraşırlar. Mesele bir karmaşıklık meselesi değil konu hakkında sahip olduğumuz ya da tasavvur edebileceğimiz, bilgimizin derinliğiyle ilgilidir. Liberal ekonomist James Kenneth Galbraith "Brief History of Financial Euphoria" adlı eserinde “finansal işlemler kendilerini yeniliklere öylece vermezler… tüm finansal yenilikler şu ya da bu şekilde gerçek varlıklara dayanarak iyi ya da kötü bir şekilde teminatlandırılmış borç yaratmayla ilgilidir.” diye yazar. (Sf. 19)

İkinci olarak başarısızlığa uğrarlar çünkü “reel ekonominin zalimliği”nden kaçmak o kadar kolay değildir. Geleceğe doğal ve insani zenginliğinden ayıklanmış bir koloni, kirlilik ve çöp deposu gibi muamele etmek kesinlikle mümkündür. Fakat gelecekte yaşayanlar, bu kolonide yaşayanlar gibi, bu eylemlerin sonucunda acı çekeceklerdir. Reel ekonominin zalimliğinden kurtulmak her zaman riski ve ızdırabı başka birine devretmektir.

İş dünyası finans ve reel ekonomi üzerine çeşitli görüşlere sahiptir. Briys ve de Varenne’in tersine reel ekonomi yanlıları yatırımcıların ve finansın reel ekonomiye hizmet etmeye odaklanmaları gerektiğini savunurlar: gerçek varlıklarla çalışan gerçek insanların gerçek değerler üretmesine. Güvenceler (hedge) ve türev ürünleri için bir rol vardır fakat bu ürünler sıkı bir şekilde denetlenerek vurgunculuk için kullanılmaları engellenmelidir. Bu şekilde, eğer balıkçı kıssasına dönersek, balık için vadeli işlem sözleşmeleri sadece balık işinde çalışan kişilerin alabilecekleri şekilde düzenlenebilir. Pek çok finansal etkinlik böylece yasaklanmış ve reel ekonominin zalimliği finansın özgürlük arzusuna kelepçe vurmuş olacak. Bu nitelikteki sıkı bir denetim mutlaka bazı problemleri çözecektir. Birçok balonun oluşmasını ve patlamasını engelleyecektir. Yatırımlarla gerçek üretim ihtiyaçlarının eşleşmesini sağlayacaktır. Köylülerin ve yerli halkların topraklarından sürülmelerini durduramaz, işçilerin sömürülmesini engelleyemez, sendikasızlaştırmayı, madencilik sektörünün çevresel tahribatını, üretim sektörünün doğayı kirletmesini, kaynakların ve ekosistemin tüketimle yok edilmesini ya da iklim değişimini durduramaz. Çünkü bunlar “reel ekonomi”nin mahsulleridir.

Üçüncü olarak başarısızlığa uğrarlar çünkü ekonominin işleyişinin tabi olduğu kuralların tarafsız olduğunu varsaymaktadırlar. Aslında kurallar bazı aktörleri diğerlerinden daha fazla kayırırlar. Sistemimiz emek karşısında sermayeyi, halk karşısında şirketleri ve üçüncü dünya karşısında birinci dünyayı kayırmaktadır. Fakat en yüzeysel düzeyde bile kurallar spekülatörlerin riski yöneterek hizmet ettikleri varsayılan iş dünyası karşısında spekülatörleri ve faaliyetlerini kayırabilecek şekilde ayarlanabilmektedir. Spekülatörler oyunun kurallarını değiştirerek faaliyetlerinin reel ekonomi iş dünyasında yarattığı değerin altını oyup bu faaliyetleri kendi çıkarlarına tabi kılarlar. Spekülasyon psikolojisi bunda rol oynar bu da krizlerin neden tekrarladığının bir parçasıdır. Bir yıkım sonrası, kurallar bu yıkım bir daha tekrarlanmayacak şekilde değiştirilir. Fiyatların ve değerlerin arttığı birkaç yılı takip eden sürede herkes son yıkımı unutur, hükümetler kumarı kolaylaştıracak şekilde kuralları gevşetir. 

Dördüncü ve en önemlisi, başarısızlığa uğrarlar çünkü herhangi bir riskin nihai yüklenicisi her zaman geniş halk kitleleridir. Geçmişteki her kurtarma operasyonunda olan şey budur ve özel mülkiyet sistemi görünüşüne rağmen yeniden yaşanacaktır. Margaret Thatcher’in 1987’de söylediği meşhur söz: “Toplum diye bir şey yoktur. Kadın ve erkek bireyler, aileler vardır”. Fakat ekonomide tam da tersi doğrudur. Sadece toplum vardır: kuralları koyan, onlara uyulmasını sağlayan ve sonuçlarına katlanan. Bireyler ekonomik hayatlarını tolum içinde yaşarlar. İktisadi hayatını yönetmek için toplumun seçenekleri vardır. Bugün bu seçenekler şirketler ve seçkinlere biz hepimiz tarafından garantilenmiş bir şekilde, servet ve gücün kitlesel birikimi için devlet desteği sağlamak üzere organize edilmiştir. Böyle olması gerekmez.

‘Ahlaki tehlike’ insanların devlet ya da başka biri tarafından kurtarılacaklarını bildikleri için, başka bir şekilde almayacakları riskleri alacakları korkusudur. Fakat bu finansal araçların akıllıca kullanımıyla kaçınılabilecek, hatta evlerini hacizler ve tahliyelerle kaybedenleri değil de seçerek sadece zenginleri kurtarmakla kaçınılabilecek bir şey değil.

Toplumun kendi yararına örgütlendiği kişiler her zaman risk alabileceklerini ve gerektiği zaman toplum tarafından kurtarılabileceklerini hissederler. Bu kişiler biz miyiz? Toplumun cevaplaması gereken soru, hayatlarımızı ağza alınmaz miktarlarda parayla akıl almaz güç kumarı oynayan seçkinleri kurtarmaya mı adayacağımız yoksa onurlu bir şekilde hayatta kalmak için insanların her gün almak durumunda oldukları makul riskleri mi üstleneceğimiz sorusudur. Bu ‘reel ekonominin zalimliğini’ yeniden ileri sürmemiz için kurallar değiştiğinde bile kendiliğinden gerçekleşebilecek bir şey değildir ve daha farklı bir reel ekonomiyi gerektirir.

Yazar Hakkında

Justin Podur Toronto’da yaşayan bir yazardır. Blog adresi  www.killingtrain.com  ve eposta adresi

Notlar:

[1] The Fisherman and the Rhinoceros: How International Finance Shapes Everyday Life, Wiley 2000

[2] hedge: kelime anlamı bahiste ikili oynamaktan gelmektedir, piyasalarda olası bir düşüş veya artışa karşı belirli bir fiyatta anlaşarak güvence sağlanan sözleşmeler için kullanılmaktadır. (ç.n)

[3] credit default swap(CDS): CDS’lerin amacı taraflar arasında kredi riskini transfer etmek ve bu yolla piyasa riskini yönetmektir. CDS sözleşmeleri, ilgili tahvilin veya borçla ilgili bir diğer varlığın taraflar arasında transferini gerektirmeden, olası riski tarafların birinden diğerine aktararak tahvil yatırımcısının riskini azaltır. Bir CDS, ilgili şirketin ödememe riskine karşı güvence sağlayan bir anlaşmadır. Bu alaşma bir sigorta sözleşmesine benzer. CDS, alıcısına belirli risklere karşı korunma sağlar. Genellikle şirket tahvili satın alan yatırımcılar, bu tahvilleri çıkaran şirketlerin tahvillerle ilgili anapara ve faizleri ödememe riskinden korunmak amacıyla CDS satın alırlar. (ç.n.)

[4] mortgage backed securities: İpotek edilen gayrimenkulün satın alınması amacıyla verilen kredilerin bir araya getirildikten sonra menkul kıymete dönüştürülmesi. (ç.n.)