(Bu söyleşi 26 Aralık 2009 tarihinde yapılmıştır.)

BGST’li ve BÜFK’lü müzisyenler olarak eylül ayından beri Sinemilli Ocağı üzerine alan çalışması yürütüyoruz. Sizin de yayınlamış olduğunuz derleme albümler ve yayınlamayı düşündüğünüz çeşitli çalışmalarınız var. Belki siz kendinizle ilgili daha detaylı bilgi verebilirsiniz bize. Bu çalışmalarınıza nasıl başladınız? Ve bu çalışmaları yaparken nasıl bir süreç geçirdiniz? Sizin Sinemilli Ocağı üzerine yaptığınız çalışmalar nelerdir?


Şu an yürüttüğüm sözlü kültür çalışmalarımı, kültür-toplum-tarih denkleminde daha düzenli bir şekilde ifade edebilmemin ardında, anı küçük, yeri büyük bir hikâye var. Bu çalışmalarıma, oğlunu Maraş olayları sırasında kaybetmiş ve tamamen eski kültür ve geleneklere göre büyütülmüş 100 küsur yaşlarındaki Emine nenenin hikâyesi ile başladım. İlklerin hiç sonlanmadığı bir duygu neticesinde, benim de ilk kaydım ilk aşk gibi oldu. 2003’ten bu yana görüşmeler yapmak için birçok köye ve insana gittim, buralardan çeşitli kayıtlar aldım. İnsanlar ne anlatmak istedilerse onları kaydettim. Zaman içerisinde kayıtlar çoğaldıkça, daha genel, daha kapsamlı düşünceler ardı ardına geldi. Bu alanda gerçekten bir şeylerin yapılması gerektiğine karar verdim. Bizden önce yaşanmış geleneksel bir zaman ve de şu anda önümüzde duran modern bir zaman var. İkisinin arasındaki geçiş çok keskin.
Sinemilli aşireti ile ilgili 3 çalışmamı yayınladık: Bir derleme masal kitabı, iki de arşiv albüm çalışması. Yani birşeyler yaptıkça ve çoğaldıkça bir alana kavuştu çalışmalar. Ben Emine nenenin yanına giderken, aklımda sözlü kültür-sözlü tarih bilinci-etnik alan kavramları yoktu. Çalışma yaptıkça, birşeyleri gördükçe ve yaşadıkça öğrendim, anladım.


Yani sizi bu alanda çalışmaya teşvik eden en büyük neden, bu alanda kültürün devredilebileceği bir kuşağın olmadığını düşünmeniz mi?


Devredecek kuşağın varlığına rağmen, devralacak kuşağın yokluğu…
Bu kültürü varlık ve yokluk arasında gelip giden bir kültür olarak nitelemek de bu soruna çözüm olmuyor tabii ki... Kültür varsa, aktarıcılar ve alıcılar da varsa, fakat kültür buna rağmen yok oluyorsa, sorun başka yerlerde demektir. En gözlenir, bilinir, yaşanılır sorun ise bu coğrafyanın kaderi olan siyasi parçalanmışlıktır. Siyaset, kültürü direkt etkileyen bir yapı. Kürt kültüründe, Kürt-Alevi kültüründe siyaset, sanatı ve kültürü direkt etkilemiştir. Kürt Aleviler de bu korku siyasetinden fazlaca nasibini aldığı için, aktarıcılar ve alıcılar arasında doğru bir kanal bulunamadı ve halen bulunamıyor.
Normal şartlarda ikinci bir dil bilmek avantajdır ama Kürt Alevilerde iki dil bilmek tamamen dezavantaj olmuştur. Avantajın dezavantaja dönüştürüldüğü bir coğrafyada sözlü kültür için duyarlılık yaratmak ne kadar mümkün, orası da meçhul tabii ki. Bu bizim yüzümüzden olmadı, bunun böyle olması için birçok sebep yaratıldı, biz de farkında olmadan bu sebepleri çoğalttık aslında. Bundan sonra yapabileceğimiz şey, bu sebepleri azaltmak ve özellikle dil ve kültür ile ilgili çalışmalar yapabilmektir. Bir sanatı, bir kültürü ve bir edebiyatı diğerinden ayırabilmek, onu vareden motifleri korumakla oluyor; bu motiflerin en temel dayanağı da dildir. Eğer dille onu ortaya çıkartıp sunamazsak, tarihte kaybolan tüm halklar gibi biz de kaybolup gideceğiz. Bir halkı, bir kültürü ileriye götürebilmenin yolu dilden geçer, onu vareden kültürdür. Onu ne kadar koruyup varedebilirseniz, o kadar yaşama alanı bulabiliyor kendisine. Bu yüzden kültür, doğru dinamik ve kanallarla aktarılmalı, bunun için sistemli ve akademik çalışmalar yapılmalıdır.


Dil konusundan devam edebiliriz. Mehmet Bayrak’ın İç Toroslarda Kürt-Alevi Aşiretler kitabında da belgelerle anlatıldığı gibi, Cumhuriyet Dönemi ile birlikte Fırat’ın batısında yer alan bölgelerde ciddi bir asimilasyon politikası başlatılmış, özellikle de Dersim, Maraş gibi yerlerde. Bu bizim de çok ilgimizi çeken bir mevzu; üzerine birçok çalışma yapılan Kürt-Alevi aşiretler ve Kürtçe konuşan, Kürt olan birçok kişinin olduğunu biliyoruz ama oradaki müziğe, kültüre baktığımız zaman bunların neredeyse hepsinin Türkçe olduğunu görüyoruz. Bunun sebebi nedir?


Bir gün dönüp soracaklar: ‘‘Su kaynaklarınız doluyken ‘susuz kalırsam’ diye korkuya kapılmak, en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir?’’ diye.
Bu coğrafyada yaşayan herkesin ve her şeyin ortak kaderlerinden biri de, “büyük olana dahil edilmek”tir. Bölgede yaşananların temellerinde ise yine siyasi amaçlar yer almaktadır. Mehmet (Bayrak) hoca’nın da belirttiği gibi, Binboğa, Nurhaklar ve Engizek, Kürt Alevilerin yoğun bir şekilde yaşadığı bölgelerdir. Baskı ve katliam nedeniyle dağ köylerinde, ücra yerleşim birimlerinde sürdürülen bir yaşam ve yaşatılmaya çalışılan bir kültür var. Yüzlerce yıl varlıklarını, inançlarını, kültürlerini, yani toplumsal-sosyal ve kültürel düzenlerini, kendi içlerinde oluşturdukları hukuk sistemi ile koruyup aktarmışlar. Hukuku sağlayan en büyük temsilciler ise Alevi pirleridir, dedeleridir, mürşitleridir. Dil Kürtçedir ve kültür, dilin en saf haliyle aktarılmıştır. Birçok Kürtçe gülbeng, deyiş ve ibadetler, cemler var… Ötesi, cumhuriyetle birlikte gelişen ve bu zamana kadar süregelen asimile etme, sindirme ve büyük olana dahil etme politikalarıdır. Kimlik, kültür, inanç boyutlarının sorgulandığı ve değiştiği bir süreçte, dil ne kadar korunabilirse o kadar korunmuştur. Kürtçe düşünüp yaşayan bir kültürün ya da topluluğun ikinci dili, ne kadar başka bir dil olursa olsun, eğer bu durum korku siyaseti ile sağlanmışsa, asıl o zaman korkulmalıdır.


Talipler ve dedeler arasındaki durum nedir?
Dönemin gençliği, 18-25 yaş arasındaki gençler, gelişen sosyalist ya da daha radikal düşünceleri benimsiyorlar ve dedeleri kendilerine engel olarak görüyor, dede otoritesine karşı çıkıyorlar. Dedeleri bir engel olarak görmeleri nedeniyle onlara karşi bir tepki gelişiyor ve dedeleri saf dışı bırakmak istiyor, köylerde taşlıyorlar. Dedeler cephesi ise 1968-70-80’lerle birlikte, eski ilgi ve alakayı görmedikleri için kendi toplumlarına, taliplerine küsüyorlar.


O zaman yeni neslin bu kültürle çok fazla alakası olmadı ve onlar modern bir dünyayı kabul etti; aşiretin gölgesinde daha modern, şehirli bir hayat sürüp, o eski geleneğe çok fazla ilgi duymadı diyebiliriz. Bu, bizim çalışmalarımız için de önemli bir konu olarak duruyor.


Yeni neslin bu kültürle alakası, etkileşimi tabi ki oldu çünkü o kültürün içinde doğdu, büyüdü. Fakat geneli etkileyen dinamiklerden de nasibini aldı; ilki kalanlar için korku, ikincisi ise göç… 1970’lerle birlikte Avrupa’ya göç başlıyor. Birçok Alevi topluluğu şu anda Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşıyor. Avrupa’ya taşınan bir alevi kültürü ve Avrupa kültürüne ayak uydurmak zorunda kalan göç insanları var. Avrupa’da değişen, dönüşen bir Alevi kültürü mevcut ve bu kişiler yıllar sonra bölgeye döndüklerinde, o bölgede ciddi bir değişime yol açıyorlar. Korkunun yaşanmadığı bir yerden, hala korkulan kelimelerin yanına gelmek nasıl bir şeydir? Bunun cevabı şuanki sonuçtur; adresi ve gideceği yeri belli olmayan bir halk…


Siz kendi çalışmalarınızda müziği merkeze koymuyorsunuz değil mi? Yani kültüre bütün olarak baktığınızda, müzik sadece o kültürün bir parçası.


Hayır, sadece müzik yok. Sözlü anlatılara dair ne varsa hepsini kaydettim; masal, destan, hikaye, ağıt, şiir…Yani insanlar ne anlatmak istedilerse onları. Sadece şöyle bir durum söz konusu; genel olarak okuma eksikliği olan bir toplumuz ve görsel ya da işitsel çalışmalar, öğeler daha fazla ilgi topluyor ve duyarlılık yaratıyor, bu yüzden doğal olarak müzikal çalışmalar daha fazla ön plana çıkıyor.


Bölgede çalışırken zorluklarla karşılaştınız mı?


‘‘İnsan kısım kısım, yer damar damar’’ derler. Köyden köye, insandan insana değişiyordu bu durum. Tek başına yollara düşmenin zorluğunun yanı sıra, neyle karşılacağınızı bilmediğiniz soru ve sorunlar oldukça fazla. Bölge çalışmaları zor ama güzel geçiyor diyebilirim.


Sizin yaşadıklarınıza bakarak, bölgede bilimsel bir çalışma yürütmek isteyen bir akademisyenin ciddi zorluklarla karşılaşabileceğini söyleyebilir miyiz?


Artık eskisi gibi değil, ben sadece kendi bölgemde çalışma yapmanın dezavantajlarını yaşadım. Bölge insanı yabancıya pek korkuyla bakmıyor artık. Şimdi ise özellikle Alevi kanalları ya da benzer alanlar bölgenin içindeler, bu durum daha rahat bir çalışma olanağı sağlayabiliyor.


Biz Kantarma köyünü oldukça sık duyuyoruz. Sinemilli müziği ile ilgili her yazının, albümün içerisinde mutlaka geçiyor. Sizce derleme yapan kişiler neden sadece Türkçe parçaları belli bir formata göre düzenleyip, popüler bir hale sokup yayınlıyorlar?


Sadece siyasi ve çoğunlukla ticari-popüler bir amacı var bunun. Öyle ki, 2000’li yıllarla gelen bir rehavet var ve Kürt-Alevi açılımları ile birlikte, insanlar oradan artık Kürtçe parçalar da almaya, bunları yayınlamaya başladılar. Zaman değişti, bu tarz konuşulmayan şeyler konuşulmaya başlandı, rahat bir ortam oluştu. Söyleyenler gibi yapanların da korkuları ortadan kalktı. Alıcılar şu anda Kürtçe parçaları da alıp söyleyebiliyorlar, artık bizler de popülerliği takip ediyoruz yani. Zamanla bu değerleri kısa sürede geniş kitlelere ulaştırma imkânı bulsanız da, popüler olanın dezavantajı olan yüzeysellilik ve samimiyetsizlikten de kurtulamıyorsunuz tabi ki…


Peki insanlarda sadece Türkçe olan şarkıları vurgulamak, onları söylemek gibi bir düşünce var mı?


Birileri için var, birileri için yok. Halk müziği icra eden bir kesimde Türkçe söylemek gibi bencilce bir hassasiyet var. Fakat Kürtçe müzik çalışması ya da dilsel çalışmalar yapanlarda böyle bir hassasiyet yok. İlk grup en azından Kürtçeyi eleyip Türkçe olanı seçti. İkinci grup ise, ki bu grup kimliği, dili, kültürü önde tutan gruptur, Kürtçeyi yok sayıyor. Onlara göre bölge Kürtçesi ile ilgili gereksiz, anlamsız tartışmalar var. Bölge Kürtçesini asimile olmuş Kürtçe’den bozma bir Türkçe olarak görüyorlar ve buna inanıp inandırıyorlar. İki grubun hassasiyetlerine ise haysiyetle dönüp bakmak gerekiyor artık.


Sonuçta Kürtçe de Farsça’dan, Arapça’dan birçok kelime almıştır…


Tabii ki hiçbir dil saf değildir… Bizlerin en büyük yanılgısı budur; çeşitlilik ya da fazlalık bizlere ağır geliyor. Her ne kadar dil üzerinden ‘‘farklılıklarımız zenginliğimizdir’’ söylemi dolaşsa da, bizler farklılığı ortadan kaldırmaya ilk olarak başlayanlarız. Bu cümleyi kurduktan sonra başkalarını suçlamaya da gerek yok aslında, ama başka bir suçlu gerekli yine de…


Yörede kullanılan dilin içerisinde Türkçe kelimeler var diye, “Bunlar Türkleşmiş, biz ise asimile olmadık, onlar Sinemilli şivesi konuşuyorlar” diyenler var. Sinemilli şivesi ile konuşan birinin, Kürtçe'den oldukça farklı bir biçimde konuştuğunu söyleyebilir miyiz? Bölge Kürtçesi ile derlenen bir parça nasıl işlenecek peki?


Bu farklılığın olması kadar doğal bir şey yok. Yöreden yöreye, köyden köye değişen bir ağız, şive olması çok normal. İnsanlar konuştukları dili, kültürleri ile birlikte şekillendirirler. Bölgeden derlenen birkaç Kürtçe parça var, birçok kişi de bunları seslendirdi. Ama yazı dili ya da akademik Kürtçe olarak tabir edilen Kürtçeye benzeterek seslendirdiler biraz. Mesela “Sewe”, “Ori Mazın” ve “Husna” en bilinenleri; harflerle, hecelerle oynanmış, cümlenin kuruluş yapısı değiştirilmiş ve benzeri tahribatlar yapılmış. Ne akademik Kürtçe, ne de tamamen bölge Kürtçesi yani… Derlenmiş fakat orijinal haliyle verilmiyor, böyle bir bilinç oluşmamış. Dert meselesinden önce lüks meselesine dönmüş, çetrefilli bir durum aslında…


Daha kabul edilebilir, daha ana akım bir yere çekmeden mi?


Bu aslında çok çelişkili bir durum, sistem bize bunu yaptı zaten. Başımızdaki egemen güç bunu yaptı, özellikle de Alevilere “Siz bir yere dahil olmalısınız” dedi. Alevilik, hiç bir zaman tek başına Alevilik olarak görülmedi, izin verilmesi buna. İlla ki kendinden büyük olan, kendinden daha kabul edilebilir olana eklenmeliydi. Bu da İslamiyet olarak gösterildi. Sözde bunlara karşı çıkan bizler, kültürel değerlerimizi aldık bu sisteme uyarladık. Benzetmeye başladık, şirin gösterilmeye başlandık… İnsanlar şimdi bağırıyor “On yıl kaldı, on beş yıl kaldı, yok üç yıl kaldı” diye. Gerçekten çok az bir zaman kaldı bu sözlü kültürlerin derlenebilmesi için, kaynakların toparlanması için, çünkü insanlar hızla ölüyor. Kalan insanların yarısı korktukları için konuşamıyorlar, diğer yarısı konuşuyor hakkı verilmiyor, başka bir grup ise artık kalmadı.


Hala korktukları için konuşmak istemeyen insanlar var mı?


Evet, ama az bir kesim böyle. Çünkü Alevi kanallarının büyük bir etkisi oldu korkmamaları için. Ulusal kanallarda çok açık ve aleni bir şekilde, onların kendi dillerinden, kendi köylerinden görüntüler yayınlandı.


Mesela köyde söylenen bir şarkının kaydını alıp, Kral TV’de yayınlatabiliyorlar.


Maalesef Kral TV’ye kadar gelemedik. Birkaç saçılım ile birlikte “Dedeler Yarışıyor Pop Star”, ya da ‘Taliplerle Cem Yemeğindeyiz”e kadar geliriz elbet…


Bundan sonraki çalışma ve projelerinizde nasıl bir çalışma yöntemi düşünüyorsunuz? Yine kendi imkânlarınızla mı devam edeceksiniz?


Şu an öyle görünüyor.


Daha alternatif yayın kanalları da düşünülebilir, çünkü her şeyi kendin yapıyorsun zaten.


Derleme serüvenim tamamen deneme-yanılma yoluyla öğrenme şeklinde geçti. Yani denedim, yanıldım ve öğrendim. Çok bilinçli olarak birileri beni Güvercin’e ya da Kom’a göndermedi, ya da ben çok bilinçli olarak gitmedim. Çalışmalarımı yayınlayabilecek bir kanal arıyordum ve bilinen bir yer olan Unkapanı’na gittim. Onun dışında, Unkapanı’nı düşünmesem ya da bir yayınevini düşünmesem ne yapabilirim? Nasıl yapabilirim?
Bunun ötesinde, kültürün aktarılması için gerçekten çok az zaman kaldığına inanılıyorsa, acilen ayrı bir birimin oluşturulması gerekiyor. Nedir bu? Sözlü tarih ve sözlü kültür alanı... Bunun için özel bir bütçe, özel bir fon oluşturulacak ve bu alanda çalışmak isteyen insanlar bu kadar perişan edilmeyecek, bu kadar süründürülmeyecek. Eğer bu yaratılmıyorsa ben de doğal olarak, eğer bu alanda çalışmak istiyorsam, mecburen kendi imkânlarımla, çabalarımla sürdüreceğim bunu. Gücüm, yüreğim yettiğince devam edeceğim.


Bu alanda çalışan, sizin ilişkide olup birlikte çalışğınız başka kişiler de var mı?


Direkt çalıştığım kimse yok. Birileriyle ortak çalışma ya da benzeri bir proje yapmadım.


Piyasadaki birçok müzisyen Elbistan/Kantarma’dan birçok şarkı derlemelerine rağmen Kürtçe şarkı seslendirmiyor…


Şimdiden sonra seslendirirler, merak etmeye gerek yok.


Az önce konuştuğumuz konular arasında, şu kısım biraz kritikmiş gibi geldi. Derlemeler yapılıyor, yanlış veya doğru bir şekilde, daha sonra parçalar popüler kültür çerçevesinde tekrar sunuluyor insanlara. Şarkının tekrar üretilirken geçirdiği süreçler, bir parçayı düzenlerken kullanılan enstrümanlar bile, elektro gitar ve klarnet olabilir, farklı bağlama düzenlemeleri olabilir, ürünü farklılaştırıyor. Sence, insanlar değer verdikleri için ve insanlara ulaştırmak için mi bunu yapıyorlar? Ya da böyle değilse, neden bunu yapıyorlar?


Genel olarak bireysel tatminler söz konusu ama halk müziğinin hakkını da yememek gerekiyor. Kısa bir zaman öncesine kadar hiç bir Alevi önderi, müzik adamı kimliğiyle çıkıp cemlerde söylediği ya da normal şartlarda, ortamlarda söylediği deyişlerle bir albüm yapmıyordu. Bu anlamda halk müziği, Alevi müziğini ve kültürünü yaşatmada çok önemli bir role sahip. Önemli ve olumlu bir değişim bu, ama bununla birlikte haklıya hakkını teslim etmek gibi bir şey de var. Bu insanların bir kısmı gerek telif, gerek isim, gerek kaynak kişi konusunda yeterince dürüst ve samimi davranmadılar; yani yarattıkları tahribatları da unutmamak gerekiyor.


Böyle düşünmenize neden olan nedir peki?


Birçok kişi derlediği parçaları kendi adıyla belirli yerlere kaydettirdi. Dede dinleyince şaşırıyor; kaynak kişi kendisi, söz-beste kendisinin ama sahibi başkası. Birçok örnek ve olay var, onlar kendilerini bilirler.


Bu konuda neler yapılabilir sizce? Nasıl kamusallaştırmak ve engellemek lazım bu olayları? Bir yandan da çok tehlikeli bir konu; herhangi biri, başkasının derlediği ve kendi adına kaydettirdiği bir eseri okumak istediğinde, yasal olarak telif hakkını vermek, para ödemek zorunda.


Bizler için tehlikeli, yapan için ise utanç verici. Evet, bireysel çabalarla bir yere kadar bu iş sürdürülebilir ama şimdiden sonra kurumsallaşmak, yapılanları kamusallaştırmak çok önemli. Bu konuda uzmanlaşmak gerek. Bunun karşılığı bir araştırma merkezi, kurum, proje merkezi ya da bir farkındalık yaratma adına bir araya gelen insanların ortaya çıkarttığı bir girişim olabilir. Yasal düzenlemeler bu yönde yeniden yapılabilir. 


Eserleri, kaynak kişilerden aldıkları kayıtları kullanarak koruduklarını söyleyen insanlar, buradan kazandıkları maddi geliri eserin gerçek sahibine verdiklerini iddia ediyorlar. Böyle bir durum var mı, siz şahit oldunuz mu?


Şimdiye kadar vereni duymadım. Bırakın karşılığını vermeyi, insanlar ikinci defa aynı yere uğramıyorlar bile...


Sinemillili dedelerin kullandığı farklı bir lehçeden söz ediliyor. Ayrıca farklı bir bağlama icrası var. Derlenen parçaları yeniden yorumlayan kişileri biliyoruz. Biz de kendimizi bu alanda, vokal kullanımı, bağlama icrası gibi açılardan biraz daha geliştirmek isteyen insanlarız. Bu kültürle de ilişkide olarak, nasıl bir yol ve yöntemle çalışmak gerektiğini düşünüyorsunuz? Farklı gruplar, farklı müzik formlarını bu parçalarla birleştirip kullanabiliyor. Sizin buna yaklaşımınız nedir?


Her ne sebeple olursa olsun sözlü kültür alanındaki ürünlerin, bilimsel kriterler ışığında değerlendirilmeden icra edilmelerine karşıyım. Öyle ki, yapılanları müzikal olarak değerlendirmek, bunun nasıl icra edilmesi gerektiğine dair bir şey söylemek uzmanlık gerektiriyor. Ben çalışmalarımın, araştırmalarımın içinde müziğe yer ayırdım. Deyişin dörtlüğü, makamı, ezgisi, perdesi, ses titreşimleri, parmak vuruşları, gırtlak yapısı gibi müzikal öğeleri ve değerlendirmeleri yapacak uzmanlıkta değilim. Ancak bu ürünler yeterince yenildi, yedirildi; yeter demek gerek. Etnik, orijinal parçaların yeniden düzenlenip söylenmesi modadan öte bir şey değildir. Özellikle Kürtçe değerler için en yakıcı durumdur bu.


Evet, kültüre dair bu kadar şeyi kullanıyorsan, şehre gelip bunları icra ediyorsan, söylüyorsan, bunun arka planına dair bir şeyler biliyor olman gerekir aslında. Sadece müzik de değil, kültürün bütün bağlamı önemli. Bu bağlamdan kopartıp, sadece bir şarkı sözü, bir beste olarak baktığın zaman Unkapanı’nda raflarda kalmış olursun.
Bir de biliyoruz ki Cumhuriyet döneminde, devlet eliyle Anadolu’da gerek dilde, gerekse müzikte ve kültürde tektipleştirme politikaları  uygulanıyordu. Şimdi ise bu konuda, böyle bir durumunun olamayacağını düşündüğümüz isimlerin de benzer işler yaptığını duyuyoruz. Kaynak gösterilmeden eserler değiştiriliyor, eserlerin telifleri alınıyor. Yani şöyle bir fark var; sen "Ben aracıyım" diyorsun, kimisi ise "Ben sahibiyim" diyor.


Dönüp nefsine uyanın da yardımcısı, Haydar Haydar olsun.


Biraz da yaşayan kaynaklardan bahsedelim o zaman. Mesela şuan için bu kültürü devam ettiren dedeler var mı?


Derleme albümlerimde yer alan dedeler ve ulaşamadığım birkaç dede, alevi kültüründe eski gelenekten gelen son dedelerdir. Babadan oğula geçen bir kurum olan dedelikte, son dedeler dedeliğini devretmedi ve değişip dönüşen Alevilik de, doğal olarak çocuğu kabul etmedi.


“Sinemilli Dedeleri halk müziği formunun oluşmasına ciddi katkılar sunmuşlardır, çok farklı bir form yaratmışlardır” gibi bir söylem var. Mesela Alevi köylerine ilk kez derleme yapılmaya gidildiğinde, Elbistan’a gidilmiş. Böyle bir şey var mı?


Evet, Sinemilli ocağı dedeleri ve dedelerin büyük çoğunluğunun yaşadığı yerler olan Kantarma ve Gücük köyleri, birçok alan için önemli bir beslenme havzası olmuştur. Öyle ki Kantarma köyü “Peygamberler Yatağı” olarak da anılır. Farklı form yarattıklarından ziyade, köklemiş ve otorite durumuna gelmiş pek çok dedenin varlığından ve bu çoğunlukla geliştirilmiş edebi ve müzikal alanlardan söz edilebilir. Kültür en geleneksel ve bakir haliyle sanatsal zenginlik olarak kalmıştır ve dolayısıyla ilgi odağı haline gelmiştir. Halk müziğinde hiç kimse yoktur ki bu havzadan beslenmekten ziyade, faydalanmamış olsun…


Müzikte yapılan o talanı düşününce… Mesela şelpe tekniği, ona değinmeniz çok iyi oldu. Biliyoruz ki şehirde, bağlamacı olarak, bağlamanın duayeni olarak bilinen birçok insan şelpe tekniği, parmak vurma tekniği gibi teknikleri kullanıyorlar. Birçok televizyon programında da bu teknikleri sergiliyorlar. Hiçbiri de çıkıp: “Ben bunu yapıyorum ama bunu yapmayı 110 yaşındaki dededen öğrendim” demiyor. Yani oryantalist bir bakış açısıyla, çalmış oldukları teknikleri kendi buldukları bir teknikmiş gibi gösteriyorlar.


Ben yaptım demek daha havalıdır ama…


Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı? Kendini nasıl ifade edersin bu alanda.


Her ne kadar eleştireceğim, sorgulayacağım kişi, yer, oluşum ya da kurum olsa da, sonuçta ben bu işi gönüllü yapıyorum. Bunu önemli bulduğum için yapıyorum. Bunca sitemim ise yok olan bir şeyi kurtarmak içindir. Bizden önce birileri bu alanda doğru, iyi, gerçek bir şeyler yapmış ki, bizler aynı düşünce ve duyguyla çalışmaya devam etmeye çalışıyoruz. Aslında genel olarak bu çalışmaları yönlendiren mekanizmalar, etmenler çok yanlış işliyor. Bunların daha iyi bir hale getirilmesi gerekiyor; bu alanla ilgili çalışmaların doğru yapılması için, doğru bir düzlemde yol alabilmesi için. Çünkü hepimiz bu alanda az çok çalışma yapmak istiyoruz, bu bana has ya da birilerine has bir duygu-düşünce-hassasiyet ve haysiyet durumu değil. İmkânlarım ölçüsünde sözlü kültür çalışmalarını genel bir çerçeveden sürdürüyorum. Benim yaptığım, edindiklerimi çok kaba ama orijinal biçimleriyle alıp sunmaktır. Umudum ve beklentim, bu alana özel ilgi gösterilmesi ve gerekli yatırımların yapılmasıdır.


Tekrar teşekkür ederiz.