1960’ların sonlarına doğru, Marksizm Sol’un ideolojik dizginlerini eline almıştı. Sol düşünce, ekonomiyi birincil konuma yükseltti. Sınıf, başlıca önemli mesele haline geldi. Emperyalizm, hakim konumdaki düşmana dönüştü. Akıllı aktivistler, gettoların durumunun, ergenlerin cinsel yaşamının, alkol bağımlılığının yol açtığı kötülüklerin ve suçun kökenlerinin öncelikle birer sınıf meselesi olduğunu düşündüler. Toplumsal cinsiyeti, cinsiyeti, ırkı ve kültürü mü ele almak istiyordunuz? Tabii, niçin olmasın? Fakat bunları ikinci sırada, üstyapı kurumları olarak ele almalıydınız.

Bunların yanı sıra, Siyah Güç (Black Power), yeni kadın hareketi La Raza ve gay ve lezbiyen hareketleri çıkageldi. Bu projeler baskıcı topluma karşı savaştılar; ama Sol’un içindeki gerici kalıntılara karşı da savaştılar. Yeni toplumsal hareketler, sınıf-odaklı solculara “düşüncenizde ve pratiğinizde bizim durumumuzun altını çizin” dediler. “Irka, toplumsal cinsiyete ve cinselliğe türev unsurlar olarak değil, kendi başlarına önemli olan unsurlar olarak bakın; onları toplumsal değişimin ikincil önemdeki anahtarları olarak değil, stratejik anahtarları olarak görün.”

Şimdi hızla 1990’ların ortasına gelelim. Sınıf, Sol’un sözlüğünde göreli olarak namevcuttur. Ekonomiye gösterilen öncelikli dikkat azalmakla kalmamış, çoğu zaman tamamen ortadan kaybolmuştur. Pek çok solcu, önceden küçümsenen pazarları yüceltiyor; önceden yüceltilen sendikaları ise küçümsüyor. Sınıf, sol aktivizmde göreli olarak önemsizleşiyor. Irk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet göreli olarak öne çıkıyor. Ne oldu da böyle oldu? Ve ne yapmak gerekiyor?

Büyük ve yeniden canlanan ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet hareketlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte herkes sınıf meselelerinden habersiz pek çok kişinin Sol saflara geldiğini fark ediyor; ama hiç kimse tek başına bu faktörün, sınıfa gösterilen dikkatin azalmasını açıkladığını öne sürmüyor. Her şeyden önce, yeni katılımların önceden geçerli olan düşünceleri gündemden düşürmesine izin vermek yerine, her yeni kesimin perspektifini genişleterek onların sınıf bilinçlerini yükseltebilmeliydik.

Bazıları tarihi inceliyor ve “hey, bakın, siyahlar, Latin Amerikalılar, kadınlar ve eşcinseller bir kafa karışıklığı yarattılar” diyor. “Aktif bir şekilde sınıfı önemsizleştirdiler. Onun yerine bu parçalayıcı toplumsal malzemeyi geçirdiler ve bunun bedelini hepimiz ödedik. Şimdi sınıfı tekrar öne çıkartarak trendi tersine çevirmeli ve bu amaçla masayı bölücü nitelikteki meselelere yapılan aşırı vurgudan temizlemeliyiz.” Bu görüş şimdilerde Nation gibi ilerici süreli yayınlarda ve Todd Gitlin’in “The Twilight of Common Dreams” örneğinde olduğu gibi solcu yazarların kitaplarında kendini göstermeye başlıyor. İnandırıcı bir görüş mü peki?

Şöyle düşünün: Ekonominin yeniden öncelikli hale gelmesinin üzerinden çok geçmeden hareketlerin merkezini parçalayan ırk da yeniden ortaya çıktı ve Gitlin gibi kişilere göre, sınıfı kenara doğru itmek için onu dirseklemeye başladı. Ardından toplumsal cinsiyet üzerinde yoğunlaşan feministler çıkageldiler. Dirsek atmalar iyice arttı. Sonra eşcinsel hareketleri yükseldi ve kendi gündemleri için savaştılar; dirsekler havada uçuşuyor. Pekâlâ, “eğer her yeni gelen hareket kendinden önceki meseleleri dirsekleyip bir kenara itmiş olsaydı, niçin kadın hareketinin ortaya çıkışı (sadece sınıfı değil) ırkı da bir kenara itmedi?” diye merak ediyorum. Ve neden queer aktivizminin çıkagelişi de (sadece sınıfı değil) toplumsal cinsiyeti ve ırkı da bir kenara itmiyor? Sanki diğer üç mesele, sık sık birbirlerine açıkça ters düşseler de, bir tür kutsal ittifak oluşturuyormuş gibi nasıl oluyor da sadece sınıf yeni doğan önceliklere bu kadar kolayca boyun eğiyor?

Eğer bu söylediğim, sınıfa dönük dikkatin azalmasının kökenleri hakkında kafanızda herhangi bir soru işareti uyandırmıyorsa, o zaman geçmişe dönün ve yeni toplumsal hareketlerin literatürüne bakın. Bu hareketlerin bir anlamda sınıfa dönük ilginin azalmasına katkıda bulunarak, sınıfı büyük ölçüde görmezden gelen bileşenleri var mıydı? Tabii ki vardı. Bunu inkâr etmek saçma olur. Fakat, (1) daha önce sağlam şekilde kök salmış olan sınıfa gösterilen dikkat, çok daha uzun bir soy ağacına sahip olmasına ve yandaşlarınca muhtemelen eşit derecede önem atfedilmesine karşın, niçin bu kadar zayıf bir saldırının karşısında böylesine çarpıcı şekilde geri çekiliyor? Ve (2) yeni hareketlerin sınıfın yerine geçen her bir kesimine karşılık, ırkı, toplumsal cinsiyeti veya cinselliği sınıfa eklemeye çalışan, böylece sınıfı ön planda tutan ve Sol’un gündemlerini daraltmak yerine genişleten başka kesimleri de vardı. Evet, radikal feministler toplumsal cinsiyetin biricik önceliğini savundu, dolayısıyla ortodoks Marksizmle savaşları bir anlamda sıfır toplamlı bir oyun oldu. Bunu yadsımak da saçma olur. Ama Marksist-feministler her birini sırasıyla uygun olduğu durumda kullanacakları iki kavramsal alet kutusuna ve yönelime sahip olmanın gerekli olduğunu savundular. Daha iyisi, sosyalist feministler her bir yaklaşımın, hayatın her iki boyutuna da eşzamanlı olarak seslenebilen yeni bir kavramsal alet kutusu içerisinde gözden geçirilmesi gerektiğine dair kavrayışlarına dayanarak hem sınıfa hem de toplumsal cinsiyete yönelik yaklaşımları yeniden oluşturma ihtiyacı hissettiler. Niçin daha güçlü bir kavrayışa dayanan bu çabalar (aynı çeşitlilik ırkla ilgili olarak da mevcuttu) ve Marksistlerin görünüşte sınıfa kopmaz şekilde bağlı oluşu, sınıfı gündemde tutmaya yetmedi? Bunun ilginç bir soru olduğunu ve bu konuda pek çok kişinin, potansiyel olarak feci neticeleri beraberinde getirecek yanlış sonuçlara vardığını düşünüyorum.

Evet, yeni ortaya çıkan hareketler ırkın, toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin merkezi önemini tesis etmek için mücadele ettiler. Fakat bu ileriye doğru atılması gereken bir adımdı. Ekonomik ilişkilerin a priori önceliğini ve akrabalık ilişkilerinin, kültürel, cinsel ve hatta iktidar ilişkilerinin üstyapıya bağımlılığını savunmak yanlıştı ve bugün de savunulsa yine yanlış olacaktır. Ve yeni odaklanma alanlarının öne çıkması gerektiğini savunmak, sınıfa odaklanmanın azalması gerektiğini ileri sürmekle aynı şey değildir. Öyleyse niçin sınıfa odaklanma, yeni önceliklerin ve kavramsal anlayışların yanı sıra varlığını sürdürmek yerine zayıfladı? Yeni kavrayışları şekillendirmek ve onlar tarafından şekillendirilmek yerine niçin sınıfa odaklanma bir zayıflama içerisine girdi?

İdeolojik Sol’un 1967’den günümüze kadar sınıfa ilgisinin azalmasının genel sebeplerinden ilkinin yaygın şekilde anlaşılan iki boyutu vardır.

Birincisi, hayatın bir tek yönünün belirleyici olduğunu savunmaya çalışması bakımından ortodoks Marksizm, radikal feminizme veya dar ulusçuluğa benziyordu. Pek çok Marksizmin yandaşı entelektüel açıdan “ekonominin kumandayı elinde tuttuğu” düşüncesine sıkı sıkıya bağlıydı ve dürüst bir şekilde kültürün, ırkın, toplumsal cinsiyetin, cinsiyetin vs. nedensel olarak türev niteliğinde olduğunu ve stratejik açıdan da tâli önemde olduğunu düşünmenin yanlış olduğunu kabul etmiyordu. İkincisi, yeni kavramlaştırmalara gösterilen direnç bazen savunmacı bir karakterdeydi. Yani, hareketteki erkekler, beyazlar ve heteroseksüeller inançlarının ve avantajlarının sorgulanması için pek istekli değildi. Dolayısıyla, evet, en doktriner ve/veya en ırkçı, cinsiyetçi ya da heteroseksist Marksistler söz konusu olduğunda, (a) ve (b) faktörleri birlikte, sorunun ya sınıf ya ırk şeklinde; veya ya sınıf ya toplumsal cinsiyet şeklinde; veya ya sınıf ya cinsiyet şeklinde ortaya konmasında etkili oldular; öyle ki eğer ırkın, toplumsal cinsiyetin ve/veya cinsiyetin önemi artarsa, sınıfın önemi azalacaktı.

Ama ben, sınıfa dönük ilginin azalmasına tam bir açıklama getirmek için (a) ve (b)’nin ikna edici olmadıklarını düşünüyorum; çünkü o zamanlar hareketlerin sade üyeleri durumundaki (sınıfla çok daha az ilgilenen) çoğu Marksistin bu ölçüde doktriner olduğunu veya imtiyazları hakkında bu kadar savunmacı davrandığını sanmıyorum. Bana göre ciddi bir çalışma, 1960’lardan bu yana – ister lider konumundakiler isterse yazıp çizenler veya başkaları olsun – çoğu Marksistin kavramsal ve programatik olarak sınıf dışındaki ilgi alanlarının da öncelik hale getirilmesi gerektiği düşüncesine açık olduklarını gösterecektir. En sekter ve kişisel olarak geri konumdaki kişileri bir yana bırakırsak – ki böyleleri kuşkusuz vardı – şu düşünceye hiçbir zaman katılmadım: İster ilkesel anlamda kavramsal düşüncelerinden isterse savunmak durumunda oldukları maddi ve toplumsal çıkarlarından söz edelim, kararlı, solcu ve sınıf odaklı aktivistlerin ırk, toplumsal cinsiyet ya da cinsiyetle ilgili önyargıları, diğer odaklanma alanlarının önemini kabul etmek yerine sahneyi terk etmelerine (böylece sınıf siyasetine dönük desteği azaltmalarına) neden olacak kadar güçlü değildi. Eğer geriye gider ve insanların nasıl bir yol izlediğini ortaya çıkartırsak, bu kişilerin büyük çoğunluğunun pek bir direniş göstermeden ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet siyasetini aktif şekilde benimsediğini, buna karşın sınıf siyasetine dönük bağlılıklarının azaldığını keşfedeceğimizi düşünüyorum. Yukarıdaki (a) ve (b) noktaları bu tercihi açıklamıyor. Öyleyse başka nasıl bir şey etkili olmuş olabilir ki? Sınıfa gösterilen dikkatin azalmasına katkıda bulunan ilave problemin, Marksizmin – daha genel anlamda sol hareketlere ödünç verdiği – sınıfa dönük odaklanmasının, öncelikle dar olduğunu ve yanlış bir düşünceye dayandığını düşünüyorum.

Evet, Marksizmin sınıf-yönelimli solculuğu mülkiyet ilişkileri konusunda gayet iyiydi. Bunu inkâr etmek saçma olur. Doğru bir şekilde üretim araçlarının özel mülkiyetini reddediyor ve sermaye sahibi olmakla sadece çalışma becerisine sahip olmak arasındaki farkı anlıyordu. Sınıf ilişkilerini anlamak, mülk sahibi olmanın saikler, güç ve gelir üzerindeki etkisini anlamak demekti – ki bu çok temel ve önemli bir şeydi. Sorun mülk sahipliğine önem vermenin yanlış bir düşünce olması değildi; münhasıran mülkiyet ilişkilerine odaklanmanın gözden uzak tuttuğu can alıcı önemde bir sınıfın var olmasıydı. Yani, bir yanda kapitalist-olmayanların bir alt-kümesi karar verme süreçleriyle ilgili enformasyona, yüksek ücretlere ve statüye erişirken, diğer bir alt-kümesi daha geniş enformasyona, karar verme gücüyle ilgili manivelalara, statüye ve yüksek ücretlere erişemeden sadece talimatları yerine getiriyorsa, bu durumun da saikleri, teşvikleri, hayat koşullarını ve hayata ilişkin perspektifleri etkileyen bir sınıf farkı yarattığını söyleyebiliriz. İş türleri arasındaki bu bölünmeyi yaratan yapısal çalışma ilişkileri, büyük ölçüde ezbere dayalı işleri yapan işçilerin oluşturduğu işçi sınıfına karşı, güçlendirici zihinsel işleri yapan işçilerin oluşturduğu ve benim koordinatör sınıf olarak adlandırdığım sınıfı tanımlar. İşçilerle koordinatörler (montaj işçileri ile yöneticiler; sekreterler ile avukatlar; kitapları/gazeteleri postayla dağıtanlar ile üst düzey editörler; hemşireler ile doktorlar; sekreterler ile finans müdürleri vs.) arasındaki sınıf farkı mülk sahipliğine dayanmaz; eğer sınıfı ayırt etmek için biricik kavram olarak mülkiyet ilişkilerini kullanırsak, o zaman bu sınıf farkı gerçekte görünmez hale gelir.

Öyleyse ne diyebiliriz? Eğer ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet sınıfı sahnenin dışına atmasaydı, belki de Marksist hareketler bu daha geniş kavramlaştırmayı benimseyecek ve tıpkı mülkiyet farklılıkları gibi bu kendine özgü sınıf ilişkisini de çözümleyeceklerdi.

Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Tam tersini düşünüyorum. Ve niçin sınıfın görünürlüğünün kaybolduğu sorusunun yanıtının da büyük ölçüde burada yattığını sanıyorum. İşte size nedenler. (1) Marksist hareketler gayet ciddi ve militan biçimde anti-kapitalistti, evet; fakat en azından faaliyet ve liderlik düzeyinde ve kavramsal çerçeveleri bakımından bu hareketler işçi sınıfı yanlısı değil, koordinatör sınıf yanlısıydı. Yani, Marksist gündem ağırlıklı olarak her zaman için özel mülkiyetin olmadığı, fakat – Marksizmin iktidara geldiği bütün ülkelerde olduğu gibi – enformasyonu ve karar verme gücünü göreli olarak tekeline alan kişilerin yeni hakim sınıfa dönüştüğü yeni bir ekonomi yaratmaya yönelik oldu. (2) Irk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet yönelimli solculuğun ortaya çıkışında öyle bir yan vardı ki, eğer sınıf gündemde kalsaydı, koordinatör sınıfın rolüne ilişkin bilinçlilik öne çıkacak ve sorgulanacaktı; bu durum ise Marksizmin sadece ekonomizminin değil, sınıfsal bağlılıklarının da soruşturulmasına yol açacaktı. (3) Ortalama olarak bu durum, çok sayıda Marksistin (sadece ekonomizmi değil) sınıfsal tutumunu da korumak üzere yeni yönelimlere karşı mücadele etmesine neden oldu; başkalarının ise (yine sınıfa ilişkin bilinçlilik yaygınlaşmasın diye) sınıfa gösterdikleri öncelikli ilgiyi bir kenara bırakarak yeni hareketlerle katılmasına yol açtı. Ama görece az sayıda Marksist, ırkın, toplumsal cinsiyetin ve cinsiyetin yanı sıra sınıfın önceliğini muhafaza ettiler. Fakat ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet odaklı aktivizmin ortaya çıkışı niçin sınıfa önem vermeye devam edenleri, mülkiyet ilişkilerinin ötesine geçip sınıf bölünmesinin oluşmasında enformasyonun, bilginin ve karar verme sürecindeki görevler üzerindeki tekelin rolüne dikkat etmeye yönlendirecekti ki?

Irkçılığa, cinsiyetçiliğe ve heteroseksizme karşı olan hareketlerin hepsi insanlar arasındaki gerçek kişilerarası toplumsal ilişkileri ele alır. Bu hareketlerin her biri, ezilen gruplar arasında bir grubun diğerini görmezden gelmesinin, kötülemesinin ve yönetmesinin ayrıntılı biçimlerini vurgulayarak ezilenlerin gizli kalmış yaralarını ortaya çıkartır. Kadınlar, erkeklerin kadınlarla nasıl farklı şekilde konuştuğunu, kadınlara nasıl farklı muamele ettiğini ve kadınlar hakkında nasıl farklı varsayımlarda bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Siyahlar ırkçılığın dış görüşünde, tutumlarda, değerlerde, alışıldık davranış biçimlerinde ve dilde nasıl kendini gösterdiğini ortaya koyarak aynı şeyi beyazlarla ilgili olarak yapmıştır. Bu hareketlerin her biri, bir grubu diğeri karşısında tabi konuma indirgeyen bütün yapısal koşulları açığa çıkartır. Eğer bu odaklanma alanlarının yanı sıra sınıf da araştırılmaya devam edilseydi, yeni hareketlerin hiyerarşik toplumsal ilişkilerin dinamiklerine dikkat gösteren özelliği nedeniyle sınıfın gizli kalmış yaraları da su yüzüne çıkacak ve bu yaralar işçilerin sadece kapitalistlerin değil koordinatörlerin elinde maruz kaldığı yaralanmaları da içerecekti. Eğer baskıcı bir hiyerarşi içinde çeşitli şekillerde konumlanmış insanlar arasındaki gerçek toplumsal etkileşimlere, inançlara, ilişkilere, özlemlere, sözlere ve eylemlere dikkat etmek sınıfsal ilişkilere bakış tarzımıza da sirayet etmiş olsaydı, işçilerin avukatlara, doktorlara, mühendislere ve tabii ki yöneticilere duyduğu antipati de kısa sürede ortaya çıkarılmış olacaktı. Böylece, bu antipatinin sınıf bölünmesini yaratan yapısal ekonomik ilişkilerdeki temeli de açığa çıkarılmış olacaktı. Ardından, ekonomik bir programın sermayeye karşı olabileceğinin, fakat öncelikli olarak ya işçilerin ya da koordinatörlerin çıkarlarını geliştirebileceğinin görülmesine yol açmış olacaktı; dolayısıyla, bu süreç Marksizmin çok daha derin ve ihtiyaç duyulan bir eleştirisine yol açmış olacaktı. Marksizm sadece çok dar olduğu için değil, yanlış sınıfı desteklediği için de eleştirilecekti. İşçilerin kendi durumları hakkındaki görüşleri, kadın hareketleri, ırkçılık karşıtı hareketler ve gay hareketlerinin kişilerarası ilişkileri anlamaya dönük yaklaşımlarının şekillendirdiği bir bağlamda ortaya konmuş olacaktı; ve işçilerin bu bağlamda ele alınan deneyimlerinden kaynaklanan kavramlar tartışmaya dahil olmuş ve bilinçliliği değiştirmiş olacaktı. Mülkiyet bir mesele olarak ortadan kaybolmayacaktı, fakat gündelik yaşam koşulları üzerinde kimlerin ekonomik gücü olduğu da su yüzüne çıkmış olacaktı. İşçi-kapitalist etkileşimi gündemde kalmaya devam edecekti, fakat işçi-koordinatör etkileşimi de – ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsellikle ilgili meselelerin yanı sıra – gündeme gelecekti. Eğer sınıfın eski savunucuları bu yeni düşünme biçimlerini ve “toplumsal hareketler”in yeni önceliklerini olumlu karşılamış ve bunları ekonomiye de uygulamaya başlamış olsaydı, bütün bunların nasıl organik ve kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceğini görebilirdiniz. Yine aynı bapta, eğer yeni hareketler, sınıf dayatmalarına direnmek için onların ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı direnişçi tutumlarından ilham alan çok sayıda işçinin saflarına katılmasını hoş karşılamış olsaydı, bunun nasıl gerçekleşeceğini görebilirdiniz. Nasıl ki Jim Crow’u, cinsiyetçi ve heteroseksüel değerleri ve normları kendi içinde tekrar etmeyen hareketler yaratmak için bir mücadele yaşandıysa, bütün bunların sonucunda, solun kendi içinde de koordinatör sınıfın değerlerlerini ve formlarını tekrar etmeyen hareketlere sahip olmak için bir mücadele yaşanacaktı.

Böylece meseleyi ortaya koymuş olduk. Ne ironi ama! 1967’lerden günümüze kadar kararlı şekilde mücadele eden solda sınıfa olan odaklanma, dönüşüm geçirip gelişeceği yerde inişe geçen zayıf bir temele sahip oldu; bunun nedeni büyük ölçüde onu ayakta tutan kavramsal çerçevenin ve pratiklerin işçi sınıfı yanlısı gündemlere gerçek anlamda bağlı olmamasıydı. Bu kavramsal çerçeve ve pratikler daha ziyade koordinatör değerlere ve amaçlara bağlıydı; koordinatör avantajların meşru bir eleştirinin ve aktivizmin hedefi haline gelmek üzere su yüzüne çıkmasına müsaade etmemeye yönelmiştiler. Ve bu bapta, kadın hareketleri, yurttaşlık hakları hareketi ve gay hareketlerinin işçileri üye olarak kendine çekmesini engelleyen şey, asla bu hareketlerin kapitalizm konusunda yumuşak görüşlere sahip olması değildi. Bunu engelleyen, çoğu ilerici kurumda, projede ve harekette önemli ölçüde kutsanmaya devam eden koordinatör yapılara, değerlere ve özlemlere karşı işçi sınıfı muhalefetinin patlak vermesinin istenmemesiydi. Gözden ırak tutulması gereken sınıfın gizli yaraları sermayenin dayattığı yoksulluk değildi. Solda hiçbir yerde hemen hemen hiç kimse bu meselenin vurgulanmasıyla ilgili ciddi bir sorun yaşamamıştır ve halen de yaşamıyor. Üzerinde durulmaması gereken sınıfın gizli yaraları, işçilerin yöneticilerin ve uzmanların iradesine tabi olması nedeniyle saygınlıktan ve güçlenmeden yoksun oluşlarıydı ve halen de öyledir. Sınıfa gösterilen dikkatin azalmasının da, bu sınıf cephesinin analize ve aktivizme açılması konusunda neredeyse bir refleks gibi savunmacı bir tutum gösterilmesinden kaynaklandığını ileri sürüyorum.

Öyleyse ırk, toplumsal cinsiyet ve sınıfa ilişkin olarak izlenmesi gereken yol nedir? Bizim toplumumuzda kültürel ilişkiler, akrabalık ilişkileri, cinsel ilişkiler, siyasi iktidar ilişkileri ve ekonomik ilişkilerin hepsi birden insanların nasıl bir yaşam süreceklerini güçlü bir şekilde belirliyor. Hepsi de ortalama olarak toplumsal grupları farklı koşullar, maddi ve toplumsal çıkarlar ve çeşitli şekillerde farklı radikalleşme potansiyelleri vasıtasıyla birbirinden ayırıyor ve tanımlıyor. Dahası, bu toplumsal katılım ve işlevsellik alanlarının her biri sadece kendi tanımlayıcı baskıcı hiyerarşilerini yeniden üretmekle kalmıyor; diğer alanlar tarafından çok güçlü bir biçimde şekillendirildikleri için diğer bütün tanımlayıcı baskıcı hiyerarşileri de tanımlıyor. Ekonomi, akrabalık alanı, cemaat, yönetim biçimi gibi her bir veçheyi iyice anlamak, diğer veçhelerin incelenmesinden öğrenilen derslerin bilgisine dayanan kavramlar gerektiriyor. Dolayısıyla, evet, sınıfı yeniden gündeme getirmeliyiz. Algılarımızı örgütleyen ve düşüncelerimizi yapılandıran sınıf kavramlarına ihtiyaç duyuyoruz. Bize özlemler aşılayan ve bir yönelim sağlayan sınıf vizyonuna, pratik tercihlerimize rehberlik etmesi için sınıf stratejisine gereksinmemiz var. Fakat, hem kendi alanlarına ilişkin olarak hem de ekonomiyi anlamamızı sağlamak üzere toplumsal cinsiyet, ırk ve cinsiyetle ilgili kavramlara, vizyon ve stratejiye de gereksinmemiz var. Bu dört yaşam alanının tanımladığı kesimlerin özerkliğine saygı duyan ve her birine kendi gündemlerini geliştirip besleme alanı veren; fakat aynı anda gerçek bir dayanışma üretmek için de daraltıcı önyargılara karşı duran bir siyaset icra etme biçimine ihtiyacımız var. Toplumsal yaşamın bütün kritik yönlerine gerektiği şekilde önem veren kavramsal bir çerçeve yaratın. (Farklı kesimlere kendi gündemlerini keşfetme imkânı tanıyan) özerklik ile (her bir gündemi bütün diğerlerinin temel kavrayışları hakkında bilgilendiren ve hepsinin birbirini desteklemesini sağlayan) dayanışmayı birleştiren hareketler yaratın. Dahası, bütün bunları başarıyla yerine getirmek için her bir odaklanma alanını, o alanın baskıcı hiyerarşilerinin en alt basamağındaki grupları geliştirme perspektifinden bakarak ciddiyetle ele almamız gerekiyor. Bunun oldukça aşikar ve toplumsal cinsiyet, kültür ve yönetim sistemi açısından herhangi bir tartışma gerektirmeyen içerimleri vardır. Fakat sınıf söz konusu olduğunda, kendimizi sadece mülkiyetle sınırlı tutmayıp onunla birlikte toplumsal ilişkilere doğru ve iki sınıflı bir bakıştan üç sınıflı bir bakışa doğru kavramsal bakışımızı ve programatik tutkularımızı genişletmemiz gerekiyor. Bunun yanı sıra, örgütlenmelerimizi ve amaçlarımızı sadece kapitalist biçimlerden ve değerlerden kurtarmakla kalmayıp, yönetmeye/yöneticilere özgü zihniyetlerden ve her türlü sınıf hiyerarşisi dahi olmak üzere koordinatör sınıf biçimleri ve değerlerinden de kurtarmak üzere çalışmamız gerekiyor.

Bir arkadaşım bana bir gün üç yaşındaki çocuğuyla ilgili olarak şöyle bir olay anlattı: Çocuğuna, “İstersen ya bunu yapabilirsin veya şunu yapabilirsin, şimdi yapalım bakalım, hangisi olacak?” demiş. Çocuk ise “ama baba, ben seçeneklerden ikisini de beğenmiyorum” diye cevap vermiş. Üç yaşındaki bir çocuk bu kadarını anlayabiliyor. Zayıf bir sınıf analizi yapmakla hiç sınıf analizi yapmamak veya bakış açımızı sınıfla sınırlamak ile sınıfı görmezden gelerek sınıf dışındaki başka şeylerle sınırlamak arasında bir tercihte bulunmamız gerekmiyor. Kuşkusuz başarısız olmuş bu rakip yönelimlerden daha kapsamlı bir yönelimi tercih edebiliriz. Eğer yapmazsak, kendimizden başkasını suçlamaya kalkışmayalım.

Notlar:
Bu yazının aslı Parecon sitesinde http://www.zmag.org/parecon/writings/albertjulyaug98.htm adresinde yayınlanmıştır.