Suriye’ye yönelik işleri ve düşleri yalnızca ayan beyan ortaya çıkmakla kalmayıp kadim müttefikleri tarafından da bazen kibarca, bazen aşağılanarak reddedilen Türkiye, uluslararası ölçekte pespaye bir yalnızlık dönemine girmiş görünüyor. İŞİD belasına karşı yorgun ABD öncülüğünde oluşturulan gönülsüz koalisyon, Esad rejimini hedeflemek bir yana, amacına ulaşmak için Esad ile işbirliğini dahi tümüyle dışlamayan bir politika izliyor. Türkiye’ye koalisyon içinde biçilen muazzam rolün birkaç bin ‘ılımlı’ Suriyeli İslamcı militana askeri eğitim verilmesi ve denetlenmesi, topraklarını koalisyon güçlerinin İŞİD’e karşı gerçekleştireceği hava saldırılarında üs olarak kullandırması, sınırlarını daha sıkı denetlemesi, mültecilere insani yardım sağlaması ve yasadışı petrol ticaretini durdurması ile sınırlı olduğu anlaşılıyor. Büyük Türkiye... Ama konumuz bu değil...

Türkiye’nin tüm hesaplarını şaşırtan ve İŞİD’e karşı uluslararası koalisyonun savaş planlarında radikal bir değişikliğe neden olan asıl gelişmenin Kobane’nin bir türlü düşmemesi olduğu görülüyor. Suriye Kürtlerinin Kobane, Cezire ve Efrin kantonları aracılığıyla hayata geçirdikleri özyönetim deneyimlerinin, anlı şanlı Rojava devriminin, İŞİD taşeronluğuyla yıkılması beklentisi an itibariyle hayal kırıklığı ile sonuçlanmış görünüyor. Hâlbuki İŞİD bu bölgeleri ele geçirebilse, Türkiye PYD/YPG’yi idari ve askeri olarak yıpratmakla kalmayacak, çetelerin katliamından kaçan yüzbinlerce Kürdü, Türkiye’nin hamiyet ve inayetine biat eder bir esaret rejimine zorlayabilecekti. Kobane düşmedi, yiğitçe direnmeye devam ediyor. Ama konumuz bu da değil...

Geçtiğimiz günlerde HDP, Kobane üzerindeki cendereyi hafifletmek, hükümete İŞİD’e verdiği aleni/zımni desteği çekme ve Kobane’ye uluslararası yardım kanallarını açma çağrısında bulunmak ve hepsinden öte Kobane’nin Kürt kökenli yurttaşlar ve barış süreci için önemini göstermek için yurt çapında alanları doldurma çağrısında bulundu. Alanlara çıkanlar karşılarında polisi, jandarması, sivil faşisti, gericisi, ulusalcısı ile tam tekmil devlet teşkilatını buldu. Devlet ve devleti koruma refleksiyle davranan güçler linç, provokasyon, yargısız infazlar da dâhil olmak üzere ‘orantısız zeka’ sahibi gençlerden biraz daha yaşlı nesillerin çok iyi hatırladığı metotlara başvurmakta hiç beis görmedi. Neticede 40 can artık aramızda değil.

Bugün gündemde sokağa çıkma yasakları, polise akıl almaz yetkiler öngören terörle mücadele yasası değişiklikleri, anayasal toplantı ve gösteri hakkına idare ve polis tecavüzünün meşrulaştırılması, protestocuya ‘misliyle müdahale’ gibi herhangi bir hukuk nosyonu ile bağdaşmayan türlü antidemokratik önlem var. Hükümetin bizzat kendisinin yarattığı krizle baş etme yöntemleri ülkede tamiri belki de olanaksız yeni kırılganlıklar oluşturmaya aday görünüyor. Pek çok yorumcu için geldiğimiz nokta 90’ların Türkiye’si değil, Yugoslavya’sı...

Bu yazıda Ak Parti’ye destek olarak Kürt muhalefetine karşı toplu hücuma geçen İslamcı refleksi ve derin devlet meselesini tartışmaya açmaya çalışacağım.

Bana “İslamcılar adam öldürüyor” dedirtemezsiniz!

Malum, ‘Yeni Türkiye’ icadı çok da parlak bir zekânın ürünü değil. Türkiye’de muktedire direnişin tarihini kendileriyle başlatıp sair direnişlere dudak büken, hatta sık sık büyük aymazlıkla Kürtleri Gezi sürecine ihanet etmekle suçlayan cahil, hayli ulusalcı, proto-faşist yeni yetmelerin hatırlamadığı bir geçmişte yine bu tür restorasyon çalışmaları yapılmıştı. Bu coğrafya, muktedirin restorasyon, insan mühendisliği, yetmezse kırım, o da yetmezse soykırım diye devam eden türlü halk düşmanı ‘tedbirlerine’ fazlasıyla aşinadır.

Bu mümbit topraklarda gelmiş geçmiş en mühim insan mühendisliği dehalarından birisi de Süleyman Demirel olmuştu. Demirel’in “Büyük Türkiye” sloganı onu bazı nesillerin “Süleyman, hep başbakan” diye şarkılarla anacakları bir döneme damgasını vuracaktı. ‘Büyük Türkiye’ 1960 darbesinin ardından kabul edilen ve öncekilere kıyasla çok daha demokratik olduğuna inanılan anayasa ile getirilen hakların bir bir geri alındığı, yükselen sol muhalefete karşı Milliyetçi Cephelerin ve sivil faşist/Gladio örgütünün mobilize edildiği bir Türkiye oldu. İşte bu Demirel, 1978 Maraş Katliamı’nın ardından “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz, böyle bir şey söylemiyorum, devlet cinayet işleyenin yakasına yapışmak zorundadır” açıklamasını yapmıştı. Elbette devlet Maraş katliamına karışan katillerin yakasına yapıştı ve onları hayal edemeyecekleri bir mevki, servet ve itibar ile bağrına bastı.

Son günlerde Cumhurbaşbakan, Başbakan, Bakanlar, AK Parti milletvekilleri ve yandaşlarının memnuniyetsiz kitlelere, özellikle de Kürt muhalefetine karşı geliştirdikleri söylem, harekete geçirdikleri çevreler ve aldıkları tedbirler süslü püslü Yeni Türkiye imgesinin ardında gizlenmiş epey eski bir toplum projesini, tahayyülünü açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye’de toplumsal muhalefete karşı sağcı, milliyetçi, İslamcı, ulusalcı ittifakı her zaman muktedirin temel dayanaklarından birisi oldu. Devletin mesafeli ama sempatik bir ilişki kurduğu tarikatlar ve İslamcı hareketler, birkaç istisna dışında her zaman sola karşı ırkçı/faşist kesimlerle beraber davrandı. Temel ideolojisi her zaman bu öğelerle kurgulandı. Türk-İslam sentezi ideolojisi her zaman memleketin İslamcı hareketlerin ana eksenini oluşturdu. Bahse konu İslamcılar, 70’lerde 6. Filoyu protesto eden gençlere satırlarla saldırdı. 90’larda Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin öne çıkan isimlerine sayısız suikast gerçekleştirdi. Bugün de İŞİD’e aleni ve zımni destek veriyorlar.

Hükümetin ve yancı basının sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yaptığı Hizbullah örgütünün, 90’lı yıllarda doğrudan devletin emri ve denetimiyle işlediği yüzlerce, belki binlerce cinayet var. 90’lı yılların faili meçhul cinayetlerin büyük kısmı bu örgütle beraber anılıyor. Şimdi Hizbullah, HÜDA-PAR adıyla partileşti. PKK sempatizanlarına karşı meşru müdafaa halinde ılımlı bir İslamcı parti olarak pazarlanıyor. BDP ve nicesi kapatılan Kürt muhalif partilerine sık sık ‘PKK’yı kına’ baskısı yapan muktedir bir kez olsun HÜDA-PAR’a ‘Hizbullah ile arana mesafe koy, terörist eylemlerini kına demedi’. Demek Hizbullah’ınkiler cinayet sayılmıyor. Demek İslamcılar adam öldürmüyor.

Büyük Türkiye ve Yeni Türkiye sloganları, Türk-Sünni İslam sentezine dayalı bir kadim toplum mühendisliği projesinin sloganlarıdır. Ana akım İslamcılar da tekraren istisnalar dışında bu projenin el altında tutulan en kadim tetikçilerinden birisi olmaktan öte bir siyasi varlık göstermiş değildir. Kemalist paranoyanın aksine devlet güdümlü İslami hareketler, devleti yıkmak bir yana, şekilde görüldüğü üzere devletin bekası için kolaylıkla harekete geçirilebilen hazır kıtalardır.

Büyük sandık desteğine rağmen tüm adımlarını er geç bir gün darbeyle devrilebileceği sabit fikri ile atan AK Parti, iktidar döneminde palazlandırdığı geniş bir İslamcı STK yelpazesi ve ‘komünizm’ ve ‘Kürt’ tehlikesine karşı her daim harekete geçirebileceği İslamcı hareketleri hoş tutmaya devam ediyor. Bir zamanlar ittifak halinde Türkiye’de iktidarı kurdukları, paylaştıkları ve tahkim ettikleri Gülen cemaati ile yollarının ayrılmış olması bu durumu pek değiştirmiyor. Zira son günlerde bu kesimin sosyal medya üzerinden paylaştıkları mesajlar, köşe yazıları ve bizzat Fethullah Gülen’in beyanları iş komünizm ve Kürt meselesine geldiğinde ‘paralel yapı’nın da nasıl cansiperane devlet yanlısı kesildiğini gözler önüne seriyor. Cemaat çevreleri, hükümeti ve fuatavni fenomeninin deyişiyle ‘tiranı’ yeni Kürt isyanını bastırma konusundaki beceriksizlikleri nedeniyle eleştirirken esas olarak “bizim çocukları görevden almasaydınız, bu iş buraya gelmezdi” demeye getiriyor.

AK Parti, bir zamanlar kendi ideolojisini benimseyen kesimler ve harekete geçirebildiği yığınlarla sınırlı olmayan geniş siyasi yelpazeye yayılan bir desteğe sahipti. Bu desteğin en önemli gerekçeleri şunlardı: (i) AB’ye üyelik sürecini hızlandırarak ülkenin demokratikleşmesine yardımı olacak birçok yasal düzenleme getirmesi, (ii) askeri vesayeti ortadan kaldıracak adımlar atması, (iii) radikal modernist Kemalist yönetimlerin açıkça zulüm uyguladığı dindar kesimlerin inanç ve giyim kuşam özgürlüğü alanlarını genişletmesi ve son olarak da (iv) Kürt meselesinde barış sürecini başlatması. Bugün bu destekten söz etmek mümkün değil. Ak Partiye yukarıda sınırları açıkça çizilmiş bir çerçevede destek veren kesimlere AK Parti yardakçısı sıfatını layık görerek siyasi linç uygulayan ulusalcılar ise bugün Ak Parti’nin İŞİD marifetiyle Kürtlerin kontrol altında tutulabileceği saplantısına büyük bir aşkla bağlı. Devlet şiddetinin olağan şüphelisi sivil faşist ve gerici kesimlerle muhteşem bir ittifak içindeler.

Derin devlet değil derin toplum tehlikesi

Türkiye’de devletin bekası ve kendi cemaatlerinin çıkarları için kurşun atmaktan ve attırmaktan hiç çekinmeyen, olağan şüphelileri herhangi bir toplumsal muhalefete karşı hemen mobilize edebilen, geçmişin şanlı NATO örgütü Gladio’nun yozlaşmış ve yozlaşmamış unsurlarından oluşan bir derin devlet olduğu biliniyor. Bu örgütün bazı afişe olmuş isimleri Ergenekon Davası ile kutsal görevlerinden azledilmişlerdi. Gezi isyanını izleyen günlerde AK Parti hükümeti Cemaat ile kavgasında yandaş gamını genişletmek için askeriye desteğini de garanti etmek üzere birçoğunu serbest bıraktı. Cumhurbaşbakanı müjdeleyerek duyurduğu yeni terörle mücadele yasası ile kolluk kuvvetini, AK Parti hükümetinin özel güvenlik gücü haline getirecek bir düzenlemeye hazırlanıyor. Asker ve polise sınırsız bir dokunulmazlık getirilmesi, yargı denetimi dışına çıkarılması amaçlanıyor. Buradaki mesaj çok açık: AK Parti herhangi bir toplumsal muhalefet odağına ama en çok da Kürt muhalefetine karşı sokakları ve kolluk kuvvetlerini harekete geçireceği, ‘devlet adına kurşun atanın da yiyenin de’ yine baş tacı edileceği bir döneme hazırlanıyor. Son derece ürkütücü...

Bundan daha ürkütücü olan ise belki de memlekette yüzyıllardır sürdürülen insan mühendisliği çabalarının artık gerçek anlamda meyve vermeye başlamış olması. Zır cahillik ile yarı cahillik mertebeleri arasında sıralanmış hemen her din, mezhep, etnik grup, cinsiyet, sosyal sınıf, kültürel arkaplana mensup ırkçı, faşist, devletçi yığınlardan söz ediyoruz. HDP’nin çağrısına uyarak sokaklara çıkanlar karşılarında sadece derin devletin görece az adamla gerçekleştirilen provokasyonlarını değil infiale kapılmış linç tutkunu yığınları da buldular. Sokakta, sosyal medyada, kahvede, gazete köşesinde, magazin programında, alışverişte, otobüste...

Normalde ulus devletlerin tetikçi kurumu olan derin devletten bir işaret üzerine kitleleri harekete geçirmesi, bu hareketi sürekli kontrol altında tutması ve gerekli mesaj verildiğinde sokakları boşaltması beklenir. Devletin resmi ideolojisinin, gündelik ideoloji haline gelmesi başka bir deyişle devletin bekası meselesinin sadece ilgili kurum ve kuruluşların değil üstüne hiç vazife olmayan yığınların da öncelikli meselesi haline gelmesi derin devlet tarihi açısından büyük bir başarı olarak görülebilir. Ancak öyle değildir.

AK Parti, bugün Kürt muhalefetine karşı yığınları harekete geçirebilme yeteneğine ve Kürt alerjisinden mustarip asker/polis/bürokrat desteğine fazla güveniyor. Bayrak yakma, büst ezme provokasyonları, Kürt kökenli yurttaşların polis nezareti ve koruması altında linç edilmesi ve yargısız infazlar AK Parti’nin ayakta kalma ve Kürt muhalefetini kendi istediği barış şartlarına zorlama stratejisinin bir parçası. Acaba AK Parti, harekete geçirdiği ırkçı/faşist/İslamcı kadroları ve refleksleri sokaktan çekebilecek mi? Özellikle de kendisinden bir işaret beklemeden bile gönüllü ve kendiliğinden Kürt avına çıkmaya hazır yığınları nasıl idare etmeyi düşünüyor? Bu yığınları bir barış projesine nasıl ikna edecek?

AK Parti’nin artık cehaletten mi, devlet tecrübesizliğinden mi, kronik paranoyasından mı bilinmez kendi bekası için ırkçı faşist kesimlerle ile kurduğu ilişki sadece kendisinin değil, Türkiye’nin de sonunu hazırlamaya aday görülüyor. Ulus devletler, bu kesimleri kriz dönemlerinde kullanır daha sonra gereğinde yeniden kullanılmak üzere paketleyip kaldırır. Irkçılık ve faşistlik toplumun geneline yaygınlaşıp devlet kontrolünde bir araç olma vasfını yitirdiğinde ise iç savaş tehlikesi belirir. Bugün Türkiye gerçek anlamda bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya. En ufak insani reflekslerden yoksun, komşusunun kanının dökülmesinden haz duyan, tahammülsüz, saldırgan yığınlar memleketi bir ateş topuna çevirme potansiyeli taşıyor. AK Parti ise yangına körükle girme stratejisinden hiç şaşmıyor.

İŞİD’in Kürtleri yenilgiye uğratması halinde saldıracağı ilk hedefin ciddi bir toplumsal desteğe sahip olduğu, iç savaşın eşiğindeki Türkiye olması olasılığı çok yüksek. Ak Parti, kendisini ve memleketi kurtaracak tek şeyin bir avuç yiğit savaşçının Kobane’de sergilediği destansı direniş olduğunu hala idrak edebilmiş değil. Kendisine petrol ve ticaret imtiyazları tanıyacak bir Sünni mihveri kurup, Kürtlerin ulusal onurlarını ve direniş kapasitelerini kıracak bir planla yola çıkan AK Parti milyonların hayatıyla oynuyor. Bu politikanın başarıya ulaşma şansı yok. ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma’ sözü AK Parti’nin mevcut politikalarını ve bunun olası sonuçlarını çok iyi anlatıyor olabilir. Ama bulgurdan değil, bu inatçı aymaz politikalar nedeniyle yitirilecek canlardan, belki de bir ülkeden söz ediyoruz.