Bgst’den Ayşan Sönmez, Nilgün Ilgıcıoğlu ve Fırat Kuyurtar, 6 Aralık 2014’te Diyarbakır ziyaretleri sırasından Diyarbakır Mazlum Der Şube Başkanı Abdurrahim Ay, Başkan yardımcısı Seher Akçınar, Dernek çalışanları Ahmet Aksoy ve diğer dernek görevlileri ile bir söyleşi gerçekleştidiler. Söyleşide Kobani ve Şengal’den gelen sığınmacıların yoğun bir şekilde yaşam mücadelesi verdikleri Diyarbakır kentine Mazlum Der cephesinden bir pencere açılması amaçlandı.  

Fırat Kuyurtar:  Kobane’ye destek amacı ile sokaklar karıştığı zaman, devlet yetkilileri “Bizi İŞİD’e destek olmakla suçluyorsunuz ama bakın biz iki yüz bin kişiye kucak açtık, ülkemize aldık, onlara bakıyoruz her türlü ihtiyaçlarını görüyoruz.” diyordu ancak öyle olmadığına dair birçok duyum var.  Sığınmacılar AFAD kamplarına girdikleri zaman dünya ile iletişimleri kesiliyor. AFAD kamplarına girmedikleri zaman ise sığınmacılarla dayanışma sorumluluğu halk ve yerel yönetimlere kalıyor. Buna da kaynak yetiştirmek çok kolay bir şey değil. Sizin bu konuya bakışınız ne? Bu iki yüz bin kişiye devlet bakıyor mu gerçekten?

Abdurrahim Ay: Şengal’de ilk göç dalgası başladığı zaman Diyarbakır’dan sivil toplum örgütleri ile beraber Duhok’a, Zaho‘ya gittik. Hatta Rojava sınır kapısının oraya kadar gittik. Rojava üzerinden çok fazla geçiş yapılıyordu. Bunun dışında genel başkanımızla ve bir iki arkadaşımızla beraber Suruç’a gittik, Kobane sınırına kadar. Orada da manzarayı biraz gözlemleme şansımız oldu. Devletin ilk refleksi şu oldu: İlk anda insanları Şengal’de bir müddet tuttular, sınırdan almadılar. Aslında biz de o noktada insanların Şengal’den bu tarafa gelmesine çok taraftar değildik. Suriyeliler geldiğinde ciddi anlamda bir duyarlılık oluşmadı. Organizasyonlara, yardım örgütlerine biraz daha fazla iş düştü. Ama Şengal’ de durum çok farklı. Şengalliler biraz daha kapalı bir toplum. Biz oradan döndüğümüz zaman  Şengalliler için halkla biraz daha iç içe geçen, Şengal halkının özelliklerinin bilindiği, onların da bu halkın özelliklerini bildiği, güneyde  onların bütün ihtiyaçlarını temin edici bir sistem, bir organizasyon oluşturmak gerekiyor diye düşündük. Bunun için bir şeyler yapmaya çalıştık. Ama yine de hatırladığım kadarıyla Silopi’ye durumu iyi olanlar veya pasaportu olan birkaç bin kişi geçmişti. Silopi de zaten yakın akrabaları olanlar var. Onların yanına gidenler vardı. Onun dışında buralara gelenler olmuştu. Belediyenin sosyal tesislerinde misafir edildiler. Şu anda bildiğim kadarıyla Diyarbakır – Mardin karayolu üzerinde yine Büyükşehir Belediyesine ait bir tesis var. Orada birkaç bin Ezidi kampta misafir ediliyor. Her türlü ihtiyaçları düzenli olarak sağlanmaya çalışılıyor.

Fırat Kuyurtar: Diyarbakır’da durum nasıl?

Abdurrahim Ay: Bununla ilgili devletin valiliğin, kaymakamlığın bir çalışması olduğunu ben görmedim duymadım. Hatta bu noktada sorun çıkıyor. Devlet diyor ki kampların yönetimini bize verin her türlü ihtiyacı temin edelim. Maalesef durum biraz iktidar savaşına döndü. İnsanların ihtiyaçlarını ‘nasıl en iyi şekilde karşılarız’ dan çok bizim dediğimizle yürüyen bir şey olsun gibi bir anlayış var. Ve belediye bizce haklı olarak kampın yönetimini devlete vermek istemiyor. Bizim altı ay önce Diyarbakır’da yaşayan Suriyelilerle ilgili bir araştırmamız oldu. Bunu raporlamaya çalıştık. Birebir olarak yüzden fazla aile ile görüştük diye hatırlıyorum. Devlet kampında kalan var mıydı? Varsa neden çıktı gibi... Kampta kalanlarla ilgili sorunların aslında görünenden fazla olduğunu tespit ettik. Dediğimiz gibi kamplar dışarıya kapalı ve içerisinde her türlü ihlalin olabileceğini düşünüyoruz. Bazen Suriye’ nin içerisinde güç  sahibi olanların, bu kampın içinde de bu güçlerini devam ettirme gibi bir eğilimi oluyor. Bunun üzerinden ya da bazen kamp görevlilerinin yaşattığı ihlaller de oluyor.

Bizim Diyarbakır’da yaşayan Suriyelilerle ilgili rapor çalışmalarımız sırasında sayı birden fazlalaştı ve gerçekten durumları da çok kötüydü. Yanlış hatırlamıyorsam geçen yıl bu vakitlerdi, Diyarbakır’da gelir düzeyi en düşük ilçe Sur’dur ve sığınmacılar genelde o bölgede yaşıyorlar, yıkık dökük yerlerde kalıyorlardı. Kaymakamla görüştüğümüzde İnsan Hakları örgütü olarak oraya gitmemize rağmen sanki bunun hiç farkında değilmiş gibi resmi devlet bakışını çok iyi izah etti aslında bize; “onların burada yaşamasını istemiyoruz... Zaten Diyarbakır kendi kendine zor yetiyor. Bunların burada sürekli kalmalarını sağlayacak hiçbir şey yapmayın, etmeyin... Biz onları toplayıp kamplara gönderiyoruz. Kamplarımız çok güzel, kamplarımızda herhangi bir sorun yok. Ben sürekli izliyorum…” Bu noktada devletin meseleye bakışı çok temel olarak budur aslında ve Valiliğin de İçişleri Bakanlığının da bakışının bu olduğunu Kaymakamın kendisi bize söylemişti.

Devletin oluşturduğu kamplarda 1. basamak sağlık hizmetinde herhangi bir sorun yok. Acil bir müdahalede sıkıntılı bir durum da yaşanmıyor  Ama sürekli tedavi gerektiren 2.-3. basamak ile ilgili herhangi bir uygulama yok. Bunu Tabip Odası ile de görüştüm, onlarla yaptığım görüşmelerden  de biliyorum.

Fırat Kuyurtar: Sizde rakamlar var mı?

Abdurrahim Ay: Biz dışarıdan nasıl görünüyoruz bilmiyorum fakat çok profesyonel değiliz maalesef. Bütün arkadaşlarımızın zaten kendine ait özel bir işi var. Müsait olduğumuz zamanlarda dernekle ilgili faaliyetleri gerçekleştirebiliyoruz. O sebeple dökümantasyon ve istatistik konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyoruz.

Fırat Kuyurtar: Bu konularda çok ciddi bir bilgiye erişim sıkıntısı var. İstatistiki bilgilere hiç ulaşamadığımız bir dönemden geçiyoruz. O noktada sizin yaptığınız çok mütevazi çalışmalar bile çok kıymetli hale geliyor…

Abdurrahim Ay: Suriye raporu var. Teknik anlamda bazı eksiklikleri olduğu için ve onları da giderme fırsatımız olmadığı için henüz bu halini basınla paylaşmadık. Tam bittiğinde tam metni basınla paylaşacağız.

Diğer illerle ilgili durum nedir ben çok bilmiyorum açıkçası. Ben sadece Diyarbakır üzerindeki durumu size izah edeyim.

Rojava’dan gelenlerle ilgili olarak da, biz gittiğimizde orada gördüğümüz ilk sorun şuydu; bir gün öncesi bir çadır meselesi olmuştu, Belediye buradan oraya çadır götürmüştü ve bayraklar falan dikilmişti, bunun üzerine devlet buna izin vermeyeceğini söyleyerek çadırları yıkmıştı. Orada da bir güç, iktidar meselesi ortaya çıktı biliyorsunuz. AFAD’ ın orada kampı yoktu. Devlet Belediyenin, DBP’ nin, PKK’ nin orada bir kamp kurarak kampı kendilerinin idare etmesine izin vermedi.

Ama gördüğümüz şuydu; sınırdan geçenler AFAD tarafından hemen kayıt altına alınıyor, insanlar orada bir birikme olmaması için Suruç merkeze getiriliyordu. Tabii orada Rojavalılar, Ezidilere nazaran bu bölgeyle yakın akrabalık ilişkileri içinde olan insanlar ve gelenlerin çoğunun yakın akrabaları tarafından alınıp evlerine götürüldüğünü görüyoruz. Şu anda kamplarda kaç kişi kalıyor ben emin değilim. Bizim Urfa şube bununla çok aktif ilgileniyor. Belki onlar biraz daha yardımcı olabilirler. Biz orada farklı kurumlar ile yaptığımız görüşmelerde sayısal anlamda çok farklı veriler duyduk. Mesela, bakanlardan 190 bin kişi geçmiş filan diyordu, diğerine soruyoruz 50 bin kişi geçmiş diyor, başkasına soruyoruz 130 bin geçmiş diyor, esasında onlar da çok iyi bilmiyorlar. Resmi kayıt altına almalar sağlıklı yapılmıyor.

Fırat Kuyurtar: Kamplardaki kadın ve çocukların durumu ile ilgili gözlemleriniz nedir? Kadın ticareti, ucuz iş gücü olarak kullanılması gibi konularda birtakım söylentiler var ancak bunlar raporlanıp yansıtılmadığı için tam olarak yorumlayamıyoruz. Yani bu tür konularla ilgili sizin Diyarbakır çevresinde gözlemleriniz var mıdır?

Seher Akçınar: Biz genel merkez düzeyinde bir rapor hazırladık.  Rapor farklı illerde sığınmacı ya da göçmen olarak gelen insanların büyük bir bölümüyle görüşmeler yapılarak hazırlandı. Kadınların oradaki görüşleri bizim için önemliydi. Çünkü takdir edersiniz ki savaşlarda en çok yara alanlar aslında kadınlardır. En çok hak ihlalinin olduğu dönemler savaşlardır. Savaşın en çok vurduğu, en fazla sıkıntı yaşayanların kadınlar ve beraberinde çocuklar olduğu görülüyor. Burada görüştüğümüz ailelerde en bariz sıkıntılardan bir tanesi, bir kısmının eşlerinin çalışma gerekçesiyle farklı illere gitmiş olmaları. Kadınlar çocuklarla birlikte aynı evde kalmak durumundalar ve genelde çocuk sayısı çok fazla. Erkek ev dışına çıkınca uzun bir süre haber alamama gibi bir durum söz konusu. Kadın o süreç içerisinde çocuklarına bir şekilde bakmak zorunda. Ya dilencilik yapmak zorunda kalıyor ya da insani yardım kuruluşlarının insafına kalmış oluyor. Sağlık problemleriyle karşılaştıkları zaman çocuklarıyla ilgili ciddi sıkıntıları oluyor. Artı şöyle bir durum da var. Biz rapor hazırladığımızda en çok karşılaştığımız sorunlardan bir tanesi kalabalık ailelerin aynı mekanda kalması idi. Sonra buranın kirasını ödeyemiyorlar. Genelde çok cüzi bir meblağdan bahsediyoruz. Aile olarak bunu karşılayamayınca iki ay kadar aynı yerde kalabiliyor. Üçüncü ayda yer değiştirmek zorunda kalıyorlar. Sürekli bir yer değişikliği söz konusu. Hal böyle olunca bariz bir şekilde ailenin barınma ihtiyacı açığa çıkıyor. Kamplara ilişkin çok somut şeyler söylemiyorlar ama genelde kalmak istemiyorlar. Örneğin burada verilen beyanlardan birini söyleyeyim. Görüştüğümüz bir erkek kamplarda kadın ticareti de yapılabildiğini ifade etmişti; “Benim ailemle birlikte kalmam, benim açımdan da sıkıntı teşkil eder “ gibi bir ifade kullanmıştı...

Ayşan Sönmez: Kastedilen nedir? Kampın içinde bizzat fuhuş yapılması mı, yoksa kadınların buradan seks işçiliği için yönlendirilmesi mi?

Seher Akçınar: Her ikisi de aslında. Bizzat bu şekilde bir şey söz konusu olmuştu. Artı kadınlarla ilgili şöyle bir şey de var. Bazı ailelerde kız çocuklarının belli bir meblağ karşılığında yaşça çok büyük insanlarla başlık parası karşılığında evlendirilmesi. Sanırım Antep’ teki görüşmelerden birinde de bir ev kirası karşılığında adam kendi kızını ikinci eş olarak başka bir adama vermişti. Ev kirası da 300 lira gibi bir şeydi sanırım. Çok büyük bir meblağ değildi.

Abdurrahim Ay: Hatay bölgesinde çok yaygın… Kilis’ te...

Seher Akçınar: Ayrıca bahsettiğiniz anlamda seks işçiliği oldukça yaygın. Bilhassa Kürdistan’ dan, Suriye’ den buraya gelen sığınmacılardan sonra onların üzerinden yürüyen bir hale dönüştü. Ayrıca kadınların genel durumuna ilişkin başka ne söylenebilir bilmiyorum ama, hakikaten en çok yarayı alan onlar… Kadınlar ucuz iş gücü aynı zamanda. Kendi evlerine temizlik işçisi alanların genelde söyledikleri, aylık evine gelen bir kadına 600 lira ücret veren biri Suriye’ den gelen bir kadına zaten ihtiyaç sahibi deyip 300 lira verebiliyor. Bu raporu hazırlarken bariz bir şekilde kadınların üretime katılabilmeleri ihtiyacını görmüştük. Suriye’den gelen kadınları sürekli bir şekilde ve emeklerinin karşılıklarını alabilecekleri belli başlı iş alanlarına yönlendirelim.

Bir de dil problemi var. Kürtçe bilenler çok daha rahat bir şekilde -bu erkekler için de söz konusu- işe yerleşebiliyorlar. Ama Arapça bilenler için bu daha dezavantajlı bir pozisyona dönüşebiliyor. Temelde bu minvalde sıkıntılar yaşanıyor.

Ezidiler baktığınız zaman aslında çok aykırı kültürlere sahip değildir. Yerel dinamiklerin sahip olduğu birtakım kültürel öğelere sahipler. O nedenle bölgeye geldiklerinde daha fazla sıkıntı yaşıyorlar. Onlar için çok farklı bir dram söz konusu. Bilhassa İŞİD’in kadınlara ve erkeklere yönelik yaptığı o vahşetin kendisi başlı başına bir dramdı. Kadınlar üzerinden gerçekleşenleri düşündüğünüzde. Örneğin Suriye’den gelen göçmen kadınların ya da sığınmacıların yaşadığı sıkıntılar bahsettiğimiz minvalde iken, Şengal’den gelen Ezidi kadınlar için söyleyeceklerimiz çok daha ağır travmaları barındırabiliyor.

Abdurrahim Ay: Buna bir örnek vereyim. Biz Duhok’a gittiğimizde Duhok Valisi ile görüşmüştük. Görüşme, orada İl Sağlık Müdürlüğü’ nde bir toplantı halinde gerçekleşiyordu. O zaman 110 bin ya da 90 bin civarında sığınmacı Ezidi gelmişti. Neredeyse nüfusun tamamı. Toplantıya örgüt temsilcisi Ezidi bir kadın gelmişti. Orada akrabaları olduğunu söyledi. Ağlamaklı bir şekilde konuşuyordu çok anlayamadım. Sonradan tercümesini sorduğumuzda şunu söylediler. İŞİD geldiğinde ağabeyini öldürmüşler. Çocuklarını da öldürmüşler. Kendisini de nikahlamışlar. Kadın göğsünde bir hançerle bekliyormuş. Bana dokunamayacaklar diye. Onun gibi birçok kadın da bunu yaşamış. Sadece oraya girmeleri bile onlarda ciddi bir travma yaratmış durumda. O yüzden çok ciddi bir göç dalgası oluşmuştu o zaman ve her şeylerini bırakarak gelmişlerdi. Biz Ezidilerle konuştuğumuzda söyledikleri, yolda 2000 den fazla insanın aç susuz öldüğüydü. Çünkü yanlarında bir poşet dahi, ayaklarında ayakkabı dahi yoktu. Yanlarına hiçbir şey almadan, sadece canlarını kurtaracak şekilde çıkıp gelmişlerdi. Bu halde yolda, çölde açlıktan susuzluktan ölen yüzlerce binlerce insandan bahsediyorlar.

Fırat Kuyurtar: Bununla bağlantılı bir soru sormak isterim. Şimdi onların da en büyük travması müslümanlar oluyor. Yetmiş iki katliam, bu yetmiş üçüncüsü diye geçiyor. Sırf kimlikleri nedeniyle böyle bir saldırıya maruz kalıyorlar. Siz Diyarbakır’da faal, bağımsızlığını koruyan vicdani bir şekilde bir takım işleri yapmaya çalışan, İslami değerleri önemseyen bir insan hakları derneği olarak Ezidilerle olan ilişkiyi nasıl yorumladınız? Bir girişimde bulundunuz mu?

Abdurrahim Ay: Biz aslında hiçbir zaman Ezidilerle birebir iletişime geçemedik. O gerçekten kapasitemizi aşan bir şey. Günlük ihlallerin yanında o toplu ihlallerle bu kadar profesyonel ilgilenme şansımız olmadı. Aslında ilgilenmek isteriz, istediğimiz bir durum bu. Gerçekten yapılması gereken bir şey ancak devamlılık istiyor. Bir kere gidip iki satır yazacağınız bir şey yok orada. Sürekli ilgilenmeniz gerekiyor. Aslında bu noktada böyle bir ilişkilenmeye de çok izin verilmeyeceğini de tahmin ediyorum. Çünkü Kürt hareketinin STK’ ları da yavaş yavaş onlarla bazı problemler yaşamaya başlıyorlar. Onların da bildiğimiz kadarıyla bazen suistimale varan talepleri oluyor. Tabi bunlarla ilgili biz de bir şeyler yapmak isteriz ama sonuçta farklı bir yerde durduğumuz için bunu istismar edebileceğimiz gibi bir algı oluşabilir. Bazen bize de duruşumuz nedeniyle her kesimden farklı eleştiriler geliyor.

Seher Akçınar: Ve bu ilişkilenme hali sürekli gerçekleşmese de şunu da görebiliyoruz. İslami cenahtaki insani yardım kuruluşları büyük oranda Suriye’den gelen Araplara yardım ve katkı sağlıyorlar. Kürt hareketinin içerisindeki sivil toplum kuruluşlarının ya da insani yardım kuruluşlarının da büyük oranda Rojava’ dan gelenlere ve Ezidilere yardım ettiğini görüyoruz. Yani yoksulluğun politikleştirilmesi, siyasallaştırılması bir  ayrıştırma halinde olması hakikaten sıkıntı verici bir durum. Örneğin; Bir İslami kesim sivil toplum kuruluşlarıyla görüştüğümüzde şunu söylüyorlar. Biz Şengal’ den gelen Ezidilere de katkı sağlamak istiyoruz. Biz onlarla da iletişim halinde olmak istiyoruz. Fakat belediye ya da Kürt hareketinin içindeki bazı STK’lar buna izin vermeyebiliyor.

Seher Akçınar: İbrahim Halil Baran, Kürt hareketinden bağımsız Kürt siyasal hareketliliğini okuyan  farklı siyasal vizyonu olan biri. Onun, örneğin, Suruç sınırında Şengal’ den ve Rojava’ dan gelenler için yaptığı bir kampanya, bir çalışma vardı. Orada, mesela, Kürt hareketi tarafından engellenmişti.  Orada politik bir etkilenme söz konusu oldu.

Seher Akçınar: İbrahim Halil Baran’ın facebook ve twitter hesabından da açıklamaları var zaten. Oradan bakarsanız daha net bir şekilde görürsünüz. Yani problem olan siyasal olarak kendilerine yakın gördükleri insanlara yardımcı olmak, uzak gördüklerine ise “banane ne halleri varsa görsünler” gibi bir tavırları var. Bir taraftan insani olarak yardım, bir taraftan da ideolojik olarak bir etkilenme hali söz konusu. Çünkü çocuklara, kadınlara yönelik eğitimler yapılıyor,  bir takım farklı şeyler yapılıyor. Bunlar da soru işareti bırakıyor doğrusu.

Nilgün Ilgıcıoğlu: Çocuklara, kadınlara yönelik ne tür eğitimler yapılıyor?

Seher Akçınar: Çocukların yaşadıkları çok ağır. Bu travmaları atlatmaları çok çok daha zor bu noktada. Çocuklara yönelik genelde kendilerini ifade edebilecekleri sosyal faaliyetler organize ediliyor. Örneğin; spor olabilir, resim gibi etkinlikler üzerinden gerçekleşiyor... Aynı zamanda da rehabilitasyona yönelik bir takım şeyler gerçekleştiriliyor, ancak bir kesim bunun üzerinden politik bir yüklenmenin olduğunu da iddia ediyor. Bunun doğruluğu nedir bilmiyorum ama böyle bir yargı da söz konusu.

Fırat Kuyurtar: Yine kamplarla ilgili, çocukların eğitimine de girmişken, biz dün koordinasyona sorduğumuzda çocukların eğitimi ne oluyor diye sorduğumuz da, bilmiyoruz, dediler. Biz daha sonra Nurcan Baysal ile görüştük. Evet, öyle bir proje var, başlıyor, dedi. Yani orada da bir bilgi kirliliği var. Var mı, yok mu? Başlayacak mı? Ne olacak?

Abdurrahim Ay: Kürt hareketinin maalesef biraz öne çıkma merakı var, STK’ lar sürekli bir öne çıkma arayışı içerisinde. Bu nedenle tam anlamıyla koordineli, birbiriyle beraber yürüyen, tek merkezli bir çalışma olmuyor. Herkes her şeyi yapmaya çalışınca hiç kimse hiçbir şey yapmamış oluyor.

Ahmet Aksoy: Malumunuz binlerce mülteci geldi Diyarbakır’a. Bu noktada zaten barınma, yiyecek, içecek, ısınma, giyecek ihtiyacının olduğunu görüyoruz. Bunların yanında bir mesele de eğitim meselesi. Suriye’den gelen çocukların tamamı orada okula giden çocuklardı. Bu noktada maalesef eğitime o ilgi ve desteği gösteremiyoruz. Onlar da aslında bunu şu anda ikinci, üçüncü planda gördükleri için onların da şimdilik böyle bir talepleri yok. Yalnız şimdi burada üç tane Suriyeli eğitimcinin öncülüğünde bir okul açıldı. O okulda Suriyeli çocukların ana dillerinde eğitim verilecek. Çünkü çocuklar buradaki okullara gidiyorlardı, hem hocaların zulümleriyle karşıya karşıya kalıyorlardı, hem de çocukların ötekileştirme durumlarıyla alakalı sıkıntılar oluyordu.  Böyle bir okul açılması gerçekten elzem oldu. Dediğim gibi 3 tane hayırseverin -onlar da Suriyeli göçmen ailelerden gelen kişiler-  öncülüğünde böyle bir okul açıldı. 3 idareci, 32 eğitmenle bu işi yapıyorlar. Devletle galiba iletişime geçmişler. Önce Kaymakamlığa sonra Valiliğe, en son galiba Ankara’ya gitmişler, Bakanla görüşmüşler. Milli Eğitim Bakanlığı onlara bir okul tahsis etmiş. Normal eğitimden arta kalan zamanlarda, yani hafta içi saat 3’ ten sonra, hafta sonu da sabahtan akşama kadar bir okul tahsis edilmiş öğrencilere.  Bunların eğitimi geçen hafta Cumartesi günü başladı. Maddi olarak ciddi sıkıntıları var. 600’ e yakın öğrenci başvuru yapacağını söylemiş ancak ulaşım ve farklı sebeplerden dolayı bu insanlar maalesef gelememiş. 600’den sadece 180’i bu okula katılım sağlamış.  Bu noktada onların bizden talepleri oradaki hocalara az da olsa iaşelerini sağlamaları için bir destek. Bu çok ciddi bir destek değil zaten. Şu anki Milli Eğitim’deki öğretmenler 2.500 TL alıyorlarsa bunlara 500 TL dahi verirlerse bu hocalar orada kalıcı olur.

Bir de çocukların okula ulaşımı ile ilgili sıkıntı var. Okul biraz uzak bir yerde. Havalimanı’na yakın bir yerde.  Suriyeliler de Bağlar ve Suriçi’nde. Epey uzak mesafe. Zaten bunların kira konularında ciddi sıkıntıları var, karşılayamıyorlar. Bir de okul biraz daha devamı sağlayabilmek için kayıt parası alıyor onlardan. İlk çocuk için 100 TL, ikincisi için 50TL… Aynı aileden bir kereye mahsus alınıyor. Zaten bunların Seher Hoca’nın da bahsettiği gibi kiraları 150 TL civarında. Bu adamlar kiralarını mı versin, çocuklarına mı versin? Bu noktada okulun idaresi için maddi talepleri var. Ben de birkaç kurumla konuştum. Mülteciler var İzmir’de, onlar bana bir yol gösterdiler. UNICEF ile konuşmam gerektiğini söylediler, daha görüşemedim kendileriyle.

Nilgün Ilgıcıoğlu: Eğitimciler dil bilen eğitimciler mi?

Ahmet Aksoy: Onlar orada da öğretmenlermiş. Bazısı müzik dersine giriyor, bazısı beden eğitimine... Öğretmenleri bir şekilde burada toplamışlar. Bir de bunlar burada yaklaşık 1.5 yıldır bunun çalışması içindelerdi, hazırlıklarını yapıyorlardı.  Okulda eğitim daha geçen hafta başladı.