Geçen hafta Cuma’ya kadar Türkiye için yeni bir “başarı hikâyesi” yazılıyordu. Haziran’dan bu yana ham petrol fiyatları % 40 oranında düşmüş ve Ocak 2014’te bir varil petrol 115 dolarken, 60 dolara gerilemişti. Petrol fiyatlarındaki tarihi düşüş, Türkiye gibi petrol bağımlısı ülkelere şans kapısını aralar gibiydi. Daha doğrusu, tek tek ülkelerin küresel ekonomiden yalıtılabileceğini sanan finans uzmanları ve bir kısım iktisatçı, yeni “başarı hikâyemizi” petrol fiyatlarındaki tarihi düşüş üzerine temellendirme çabasındaydı.  

Uzunca bir süredir Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin (GÜ’ler) sıcak parayı çekebilmek için anlatacak bir hikâye bulmaları gerekiyor. Dünya piyasaları Amerikan Merkez Bankası FED’in 2015’te faizleri yükseltme olasılığı yüzünden hayli tedirgin. Böyle bir adım giderek kötüleşen küresel durgunluğa rağmen atılabilirse, GÜ’lerden sermaye çıkışları yaşanacak; bu ülkelerin ekonomileri iyice riskli hale gelecek. Nitekim Dünya Bankası’nın geçen yılki tahminine göre FED’in faizleri 1 puan arttırması GÜ’lere özel yabancı sermaye akımının % 50 civarında azalmasına yol açacak.

Bu durumda, önemli ölçüde azalacak küresel likiditeden yine de pay alabilmek için tek tek GÜ’lerin “parayı bana yatırabilirsiniz, çünkü…” diye başlayan hikâyelere ihtiyacı olacaktı. Türkiye’nin mevcut görünümü ise pek parlak değildi. 2014 büyüme tahmininin % 3’ün altına çekilmesine karşın –üçüncü çeyrekti % 1,7 büyüme oranı bütün beklentilerin altındaydı– cari açık ancak GSYH’nin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) % 5,6’sına kadar gerilemişti. Böylece Türkiye, GÜ’ler arasında ikinci en büyük cari açık veren ülke oldu. Halkın tüketimi ve özel sektör yatırımları gittikçe yavaşlıyordu. Bu durumun yol açtığı “büyüyememe” sorunu, bankalar ve reel sektör firmalarının yüksek dış borçlarını ödeme kabiliyetinin sorgulanmasına yol açıyordu. Malum, gelir (nakit akışı) azalınca borçları ödeyebilmek için yeniden borçlanmanız gerekiyor. Buna karşın, ekonomiyi hareketlendirecek adımlar atılması zorlaşıyordu. Zira esas olarak gıda fiyatlarından kaynaklanan enflasyon yüzde 9,5’lara ulaşıyordu. Dolayısıyla bu kadar riskli bir küresel ortamda Merkez Bankası’nın (MB) faiz indirimine gitmesi güçleşiyordu.

İşte bu sıralarda, yani Kasım sonlarında petrol fiyatlarının düşmesinin tarihsel seviyelere ulaşması Türkiye için iyimser bir “senaryonun” yazılmasına zemin hazırladı. Evet, özellikle ekonomisi petrol ihracatına dayalı GÜ’leri zor günler bekleyebilirdi; ama Türkiye’nin önü açıktı. Senaryo şu öncüllere dayanıyordu:

Petrol fiyatlarındaki düşme, enerji bağımlısı Türkiye’nin cari açığını küçültecek, böylece büyüme = yüksek cari açık açmazı kendiliğinden çözülecekti. Başka bir ifadeyle daha düşük cari açık vererek büyümek mümkün olacaktı. Diğer yandan, pek çok ürünün üretiminde petrol kullanıldığı için petrol fiyatlarının düşmesi enflasyonun da düşmesine yol açacaktı. Enflasyonun düşmesi ise, MB’nın faiz indirimi için uygun koşulları hazırlayacaktı. Sonuçta, tam da seçimlere giderken ekonomi tekrar canlanmaya başlayacaktı. Gayet güzel, pazarlanabilir bir senaryoydu!  

Kasım ayı ve Aralık’ın ilk haftasında bu senaryo satın alındı. Türkiye, GÜ arasında en iyi performans gösteren ülke oldu. Önemli bir sıcak para girişi gerçekleşti. Rusya’dan kaçan fonlar ülkemize geldi. Dolar kuru 2,2 TL’nin biraz üzerinde durağan kaldı. Gösterge tahvil faizleri % 9'lardan 7'lere geriledi, borsa endeksi 86 binlere yükseldi. 2015 daha umutlu bir yıl olacaktı.

Küresel Entegrasyonun Engellenemez Etkisi

Maalesef kazın ayağı öyle olmadı. Bir finans kanalında izlediğim program sunucuları bu senaryoyu fazla iyimser bulup şu yorumu yapmışlardı: “İyi güzel de çoğu ülkede durum kötüleşirken biz üretsek de kime satacağız?”

Bence gayet doğru bir yorumdu. Bu sırada daha eleştirel iktisatçıların aksi yönde yazıları çıkmaya başladı.[1] Bu iktisatçılar şu faktörlere dikkat çekiyordu: Petrol fiyatlarındaki olağanüstü düşüş, büyük bir tesadüf sonucu (!) öncelikle şu petrol ihracatçı ülkeleri vuruyordu: Rusya, İran, Venezüella, Nijerya[2]. Fakat petrolle birlikte altın, bakır gibi diğer önemli emtianın fiyatı da düşüyordu[3]. Dolayısıyla Güney Afrika, Brezilya, Şili, Arjantin gibi diğer emtia ihracatçısı ülkelerde yıkıcı olabilecek sonuçlar ortaya çıkıyordu.

Diğer yandan, Avrupa’da durgunluk ve eşlik eden deflasyon bir türlü aşılamıyordu. Petrol fiyatlarının düşmesi, üretimlerini arttırmak için genel fiyat düzeyinin yükselmesini (enflasyon) bekleyen Avrupalı firmaları daha da zor durumda bırakacak, bankalara bol miktarda likidite enjekte ederek enflasyon yaratmaya çalışan Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) elini kolunu bağlayacaktı. Ayrıca petrol fiyatlarındaki düşüşün daha da artıracağı deflasyonun, gerek tüketicilerin harcamalarını gerekse şirketlerin yatırımlarını ertelemesine yol açma ihtimali güçlüydü. Fiyatların daha ne kadar düşeceğinin öngörülememesi, bu psikolojik etkiyi doğurabilirdi. Uzun zamandır durgunluk yaşayan Japon ekonomisi için de aynı şeyler söylenebilirdi.  

Henüz kalıcı bir toparlanma gösterdiğini söylemek için erken olan ABD ekonomisi de petrol fiyatlarının düşmesinden olumsuz etkilenebilirdi. Öncelikle doların değer kazanması, ABD’nin ihracatını olumsuz etkileyebilirdi. Bir de yatay sondajla ve hidrolik kırılmayla üretilen kaya petrolü meselesi vardı. Petrol fiyatları yüksekken ABD’de büyük şirketlerin yatırımlarıyla geleneksel petrol üretimine alternatif olarak gelişen bu yeni sektör, yüksek üretim maliyeti yüzünden petrol 60 doların altına düşerse kârlı olmaktan çıkabilirdi. Bu sektörde 550 milyar dolara ulaşan yatırımlar, yüksek riskli şirket tahvilleriyle (junk bonds) finanse edilmişti. Petrol fiyatlarındaki düşüşün sürmesi, ABD yüksek riskli şirket tahvilleri piyasasında bir çöküşe yol açabilirdi. 

Petrol Fiyatlarının Düşmesinin GÜ’ler Üzerindeki Etkisi

Eleştirel iktisatçıların üzerinde durduğu en önemli risk ise şuydu: Tarihsel olarak petrol fiyatlarında uzun süreli bir düşüş, doların değer kazanmasına yol açıyordu. Doların değer kazanması, GÜ’lerin para birimlerinde değer kaybına yol açabilir ve bu ülkelerden yabancı sermeye çıkışı yaşabilirdi. Yabancı sermaye çıkışı hem GÜ’lerde ithal ürünlerin pahalılaşmasına yol açarak tüketimi, dolayısıyla büyümeyi iyice durgunlaştırabilir hem de söz konusu ülke tahvillerinin faizlerini yükselterek pahalı borçlanma sorunu yaratabilirdi. Böylelikle GÜ’lere ilişkin algıların olumsuzlaşması, iyice yükselmiş olan özel sektör borçlarının ödemesinde ciddi sıkıntılara yol açabilirdi.  

Türkiye’de dar görüşlü köşe yazarları ve yorumcular iyimser senaryolar yazmakla meşgulken, petrol fiyatlarındaki düşüş Rus ekonomisini krize sokabilecek koşullar yaratmaya başladı.

Gelişmeler biliniyor: Rus Merkez Bankası’nın (RMB) rubledeki düşüşü sınırlamak için bugüne kadar 80 milyar dolar döviz satım ihalesi açması işe yaramamıştı. Bunun üzerine RMB faizi % 10,5’tan % 17’ye çıkardı. Fakat bu yüksek faiz artışı da rublenin tarihi seviyelerde değer kaybetmesinin önüne geçemedi. Son bir yılda rublenin % 49 değer kaybettiği belirtiliyor. RMB petrol fiyatının 60 dolara inmesi ve bu düzeyde kalıcılaşması durumunda, 2015’de Rus ekonomisinin % 4,7 daralacağı tahmininde bulundu. 

FED’in 2015 yılında faiz artışına gideceği beklentisi zaten piyasaları tedirgin ediyordu. Geçtiğimiz günlerde Çin’den gelen veriler, Çin ekonomisinde ciddi bir yavaşlama olacağı beklentisini güçlendirdi. Rublenin önlenemez düşüşü ve Rus ekonomisinde daralma olasılığının kuvvetlenmesi, Rusya’nın bir ekonomik krize sürüklenmekte olduğu düşüncesine yol açtı. Böylece birkaç olumsuz faktörün bir araya gelmesi, küresel sıcak parayı “riskten kaçınma”ya ve ABD devlet tahvilleri almaya yöneltti. 

“Rusya ekonomik bir krize mi sürükleniyor?” sorusu, iktisatçıların “bulaşıcılık korkusu” diye adlandırdığı paniğin etkisiyle GÜ’lerin para birimleri ve borsalarında sert düşüşlere yol açtı: Bir hafta içinde TL % 3,4 değer kaybederek en çok değer kaybeden ikinci para birimi oldu. Yüzde 2 değer kaybıyla Hint Rupisi ve % 1,4 değer kaybıyla Güney Afrika parası TL’yi izledi. GÜ’lerin risk primleri yükseldi, hisse senetleri değer kaybetti. Türkiye’de % 7’lere kadar gerilemiş olan gösterge tahvil faizleri, % 8,7’lere yükseldi.

Elbette sözü edilen “bulaşıcılık korkusu” sebepsiz bir panikten kaynaklanmıyor. Türkiye gibi diğer GÜ’ler de küresel krizin ardından bollaşan likiditeden fazlasıyla faydalanmıştı. 2009-2013 arasında GÜ’lerdeki özel sektör şirketleri uluslararası piyasalara toplam 300 milyardan fazla tahvil ihraç etmiş, yani bu miktarda borçlanmıştı. Bu ülkelerin para birimlerindeki değer kaybının sürmesi, borçların katlanmasına yol açabilirdi.

Batı’nın Rusya Operasyonu ya da 98 Krizi Tekrarlanabilir Mi?

Petrol fiyatlarındaki tarihi düşüşe karşın OPEC’in (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü), özellikle Suudi Arabistan’ın petrol üretimini kısmaya yanaşmaması, ardından Rublede meydana gelen olağanüstü kayıplar, ABD’nin Rusya’ya dönük bir operasyon yapmakta olduğunu gösteriyor. Dünyanın 8. büyük ekonomisi olan Rusya’nın bağımsız bir güç olması, Çin’le ittifakını derinleştirmesi engellenmek isteniyor.

Türkiye’deki “bir yerlerde fırtına kopar da bize para girişi artar mı?” zihniyeti pembe senaryolar çizedursun, küresel ekonomik bütünleşmenin ne anlama geldiğini görmüş oluyoruz. ABD ve diğer Batılı ülkeler ellerinde kalan son silaha, finansal sermayeyi yönlendirebilme gücüne sarılıp Rusya’yı bağımlı bir güce dönüştürmeye çalışırken, gelişmeler kontrolden çıkma sinyalleri veriyor.

Şimdi sorulan soru şu: “Acaba 1998’de, önce Güneydoğu Asya ülkelerini vuran, ardından Rusya’yı borçlarını ödeyemez duruma düşüren kriz tekrarlanabilir mi?”

Benzerlik şuradan kaynaklanıyor: 1998’de de FED faizleri artırmış, Amerika ekonomisi büyümeye başlamış ve petrol fiyatları düşüşe geçmişti.

Elbette kimse bu soruya kesin bir yanıt veremiyor. Tahminler yapılıyor. 1998’deki koşullarla şimdiki koşullar arasındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekiliyor.

Fakat küresel ekonominin ne kadar hassas dengeler üzerine oturduğu, GÜ’lerin olumsuz gelişmelerden ne kadar hızlı ve ciddi şekilde etkilendiği bir kez daha açığa çıkmış bulunuyor.

  

 

 

 

 

 

[1] Gelişmeleri izlememe çok yardımcı olan muhalif iktisatçı Jack Rasmus’un “The Economic Consequences of Global Oil Deflation” adlı makalesini özellikle öneririm. Link: https://zcomm.org/znetarticle/the-economic-consequences-of-global-oil-deflation. Ayrıca Osman Ulagay da benzer uyarılarda bulundu: “Ucuz Petrol, Güçlü Dolar Bombası”, Dünya gazetesi,  10.12.2014.

 

[2] Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri, petrol çıkarma maliyetleri çok daha düşük olduğu için kriz yaşamıyor.

 

[3] İktisatçılar, petrol fiyatlarında kalıcı bir düşüşün, diğer emtia fiyatlarını da aşağıya çektiğini söylüyorlar.