Bu yazı, daha önce birinci bölümünü yazdığım “2012’ye Girerken Türkiye Ekonomisi: “Büyüyememe” Sorunu, Artan Kırılganlıklar ve Savaş Ekonomisi”  yazı dizisinin ikinci bölümü. [1] Bu bölümü planladığımdan daha geç yazdığım için başlığı yukarıdaki gibi değiştirdim.

İlk bölümde, Türkiye ekonomisinin kronik cari açık sorununun nedenleri üzerinde durmuştum. Ardından cari açığın nasıl finanse edildiğini ve böyle devam ederse –2012’de daha düşük bir seviyeye geriletilmesine karşın– finanse edilemez duruma gelebileceğini göstermeye çalıştım. Diğer yandan, Türkiye’nin 2000’li yıllarda yakaladığı hızlı büyüme oranlarının, özel sektörün yurtdışından aşırı borçlanmasıyla mümkün olabildiğini, küresel krizden bu yana kısa vadeli dış borç oranının toplum dış borç stoku içinde tehlikeli şekilde artığını vurgulamıştım.

İkinci bölüm, Türkiye’nin “büyümeme sorunu”yla ilgili. Geçen hafta TÜİK ekonominin 2102 yılında sadece % 2,2 büyüdüğünü açıkladı. 2012’nin son çeyreğindeki büyüme oranı çok düşük çıkmıştı (% 1,4); sonuçta 2012 yılındaki büyüme oranı bütün tahminlerin ötesinde düşük çıkarak % 2,2 oldu.

Aslında bu sonuç bazı iktisatçılar açısından sürpriz olmadı. Çünkü buradaki sorun, tek bir yıl yılın büyüme oranının, öngörülenin epeyce altında çıkmış olmasının çok ötesindeydi. Burada birbiriyle iç içe geçen iki temel mesele vardı.

Birincisi, küresel koşullar eskisi gibi değildi. Yani Türkiyeli şirketler, 2008 öncesinin aksine, yurtdışından uzun vadeli ve uygun faizli kredi bulmakta zorlanıyor, ülke eskisi kadar doğrudan yabancı yatırım çekemiyordu. Bu güçlük, cari açığın geriletilmesi için önlemler almayı zorunlu kıldı. Bunun için de 2012’de “ekonomiyi soğutma [yavaşlatma]” kararı alındı. Cari açık makul bir seviyeye indirilince tekrar büyümeye başlayacaktık. Ekonomiyi yavaşlatmanın temel aracı olarak, kredi faizleri ve özellikle de tüketici kredi faizlerinin yükseltilmesi –sıkı para politikası–  kullanıldı.

2012 ortasına gelindiğinde siyasi ve ekonomik nedenler tekrar büyümeye geçmeyi gerektirmeye başladı. Böylece kredi faizlerinin tekrar düşürüldüğü bir sürece girildi. Ancak bu sefer kredi büyümesine dikkat edilecek ve iç talebin haddinden fazla canlanmasına izin verilmeyecekti. Yani büyüme % 4 civarında tutulacaktı. Sonradan bu hedef, % 3,2 şeklinde revize edildi.

Gaz-fren tartışmaları da bu bağlamda gerçekleşti. Temel sav şuydu: Kredi faizleri yeterince düşürülünce zaten iç talep her zamanki gibi canlanmaya başlayacak ve ekonomi yeniden büyüyecekti. Ekonomi Bakanı Çağlayan’la Merkez Bankası (MB) Başkanı Başçı arasındaki tartışma daha çok “temkinli mi büyüsek”, “kaptırıp mı gitsek” şeklinde gerçekleşmişti.

Fakat her çeyrekteki büyüme rakamları, bir öncekinden daha kötüydü; üstelik faizler düşüş sürecinde olmasına rağmen.

İkinci ve daha önemli mesele de buydu: Halkın parası mı vardı da harcamıyordu, faizlerin düşmesini bekliyordu? Hanehalkları, özellikle emekçi ve alt-orta sınıfların reel gelirleri çok mu gerilemişti yoksa? Bu kesimler 2010-2011’de çok mu fazla borçlandırılmıştı?

İkinci bölüm temelde bu sorunu ele almaya çalışıyor. Ulaştığım sonuç –ki aslında çalışan sınıflarla ve gündelik yaşamla bağı kopmamış herkes bu sonuca ulaşabilir– şu oldu: Türkiye, 2000’li yıllarda ekonomik büyümesini dayandırdığı ucuz emek cenneti yaratma, taşeronlaştırma, güvencesiz çalıştırma politikalarının bedelini ödüyordu. Sonunda halkı biraz fazla yoksullaştırmış ve üstelik düşük gelirlileri fazlasıyla borçlandırmıştık.

Bana göre 2012’de yaşananlar, bir yandan neo-liberal politikalar uygulanırken, diğer yandan yabancı kaynakların bolluğu/ucuzluğu ve toplumun tüketici kredileriyle borçlandırılması sayesinde, alt-orta ve orta sınıfların tüketim imkânlarının aldatıcı biçimde genişlediği bir dönemin sonuna geldiğimiz gösteriyor.

Bu durumda AKP iktidarı için geriye yeni rant alanları yaratmak, ekonomiyi bu yolla canlandırmak ve halkı da bu canlanmadan biraz sebeplendirmek dışında bir yol kalmamış gibi görünüyor. Rant ekonomisini genişletme çabaları, gözünü kentsel dönüşüme ve “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” tasarısıyla büyük bir doğa tahribatına dikmiş durumda.

İkinci bölümün tümünü okumak için BURAYA TIKLAYABİLİRSİNİZ.

Yazı dizisinin üçüncü bölümünde, Türkiye’de devlet bütçesinin 2000’li yıllarda sergilediği performansı ve 2012’de –biriken savaş harcamalarının de kayda değer etkisiyle– bütçe dengelerindeki nispi bozulmayı tartışmayı hedefliyorum.

 

[1] İlk bölüm için bkz. http://www.bgst.org/files/tab-pctures/ulke gundemi-resimler/ekonomi1/Artan Belirsizlikler_SON.pdf